Toplumsal Barış Ve Hoşgörünün Nebevi Kodları

           Günümüz dünyasında, insanoğlunun nicelik itibariyle artmasına orantılı bir şekilde dini ve fikri eğilimler de artış göstermektedir. Küreselleşmenin bir neticesi olarak, geçmişe nazaran günümüzde toplumsal ilişkilerin daha fazla yoğunluk kazanması ve toplumların kitlesel göç ve ticaret gibi değişik nedenlerle diyaloglarının artması, cemiyet mensubu her bir ferdin ötekilerine karşı sergilediği iletişim ve diyalog anlayışını daha da önemli hale getirmiştir. Bu anlamda gerek aynı din mensupları arasındaki ilişkiler, gerekse farklı din ve ideoloji mensupları arasındaki ilişkilerin keyfiyetinin temel dinamiklerini bulacağımız Kur’an ve onun pratiği olan Nebevi Sünnet, başta Müslümanlar olmak üzere tüm insanlar için önem arzetmekte ve kayda değer çözümler sunmaktadır.
         Rasulullah (s.a.v)‘in toplumsal barış ve birliği sağlamada izlediği metoda baktığımız zaman, bunun iki temel ayağı olduğuna şahit olmaktayız. Birincisi, vahiy ve Nebevi Sünnet’in direkt muhatabı olan Müslümanlar’dır. Diğeri ise, İslam toplumunun bir parçası olan gayri müslim unsurlardır. İslam toplumunun asli unsuru olan Müslümanlar arasındaki birliğin ve huzurun sağlanmasında Peygamber Efendimiz’in gösterdiği çaba ve uygulamalar, o toplumu  –Kur’an’ın ifadesiyle- tuğlaları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi sağlam bir yapıya büründürmüştür. Binaenaleyh Medine’de birçok  Müslüman  arasında kardeşlik akdi yaparak inananları birbirlerine kenetlerken, "Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir"(1)  ve "Sizden birisi kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olamaz"(2) gibi uyarılarıyla bu bağı daha da kuvvetli hale getirmiştir. Müslümanların can, mal ve ırzının birbirlerine haram olduğunu sıklıkla vurgulamış; kin, düşmanlık, asabiyet, dedikodu ve kul hakkı gibi toplumsal hastalıklara karşı çokça uyarılar yapmış ve bunların önüne geçecek tedbirler almıştır. Bunlar ve bunlar gibi sayamayacağımız birçok uygulaması ile Rasulullah (s.a.v.), öncelikle inananlar arasındaki birliği ve bağı pekiştirmiştir.  
         Peygamber Efendimiz (s.a.v.)‘in toplumun diğer unsuru olan gayri müslimlere yönelik muamelesi ise, çeşitli kültür ve dinlerle müzeyyen günümüz toplumlarına ufuk açıcı örnekler içermektedir. Bilindiği üzere Medine İslam toplumunda gerek müşriklerle, gerekse Yahudi ve Hristiyan olan Ehl-i Kitap ile birçok diyaloglar yaşanmıştır.  Nitekim Nebi (a.s.), Medine’ye hicretinden hemen sonra, toplumun önemli unsurlarından biri olan Yahudiler’le "Medine Vesikası" adıyla müsemma antlaşmayı imzalayarak, onları kendi dini inanç ve uygulamalarında serbest bırakmıştır.  Yahudiler’in ibadet ve eğitim merkezi olarak kullandıkları "Beytü’l-Midras"a müsade etmiş ve arasıra kendisi de oraya ziyaretlerde bulunmuştur. Hayber’i fethettiği zaman ele geçirdiği Tevrat nüshalarını dini hoşgörü ve saygı çerçevesinde Yahudiler’e iade etmiştir. Yine bu savaş sonunda esirler arasında bulunan ve Rasulullah’ın payına düşen Yahudi liderlerinden Huyey kızı Safiye’ye İslam’ı tebliğ ederken, isterse kendi dininde kalabileceğini ve hiçbir zorlama ve baskının olmayacağını açıkça ifade etmiştir.  Safiye ise gönüllü olarak İslam’ı seçerek, Müminler’in anneleri arasına dahil olmuştur. Bir Münafık ile bir Yahudi’nin bir mesele konusunda anlaşmazlığa düşmesi sonucunda, Münafığın Yahudi liderlerden Ka‘b b. Eşref’in hakim tayin edilmesini istemesine rağmen, Yahudi’nin kendi dindaşı yerine Peygamber Efendimiz’i hakem tayin etmede ısrar etmesi, o dönemdeki Yahudiler’in Peygamber Efendimiz’e yönelik şahsi kin ve düşmanlıklarına rağmen, onun adaleti ve höşgörüsü konusunda kendisine ne kadar güvendiklerini gözler önüne seren çarpıcı bir diğer örnektir. 
         Medine’ye İslam hakkında bilgi edinmek üzere gelen Necran Hristiyanlarının Mescid-i Nebevi içerisinde kendi ayinlerini yapmalarına müsade etmesi ve görüşmeler sonunda kendi inançlarında kalmaya devam etmek istediklerini belirttiklerinde Nebi (a.s.)‘ın onların kiliselerine, inançlarına ve din adamlarına hiçbir müdahalenin olmayacağına dair garanti vermesi, engin Nebevi höşgörünün başka bir tezahürüdür. Yeni ele geçirilen toprakların halkına İslam tebliğ edildiğinde, kabul etmeyenlere karşı hiçbir baskı uygulanmadığı gibi, inançlarını serbestçe yaşayabilecek imkan ve şartlar da hazırlanmıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz  (s.a.v.) valilerine gönderdiği mektuplarda "Eski dinlerinde kalmak isteyenlere baskı yapılmaz" vurgusunu yapmış, Muaz b. Cebel gibi valilerini gönderirken, halkı Ehl-i Kitap olan bir bölgeye gittiklerini hatırlatarak, mazlumun bedduasından sakınmalarını tembih etmiştir.(3) "Anlaşmalı bir kimseyi haksız yere öldüren cennetin kokusunu bile duyamaz. Halbuki O'nun kokusu kırk yıllık yoldan duyulabilir."(4)  buyurarak, gayri müslimlerin İslam toplumunun zimmetinde olduğunu  inananlara hatırlatmıştır.
         İslam’ın barış ve höşgörüye verdiği bu öneme rağmen Kur’an-ı  Kerimdeki öldürme ve şiddet içeren ayetler ile Rasulullah (s.a.v.)‘in yaptığı savaşlar hakkında zihinlerde oluşabilecek istifhamların cevabını da bu vesileyle kısaca zikretmiş olalım. Şunu açık bir şekilde ifade etmek lazım ki; İslam’da savaş zorunlu durumlarda başvurulacak bir araç olup, aslolan barıştır. Savaş arızi bir durumdur. Bu nedenle vahiy Rasulullah (s.a.v.)‘i "Eğer düşmanlar barışa meylederse Sen de onu tercih et."(5) diye uyararak her zaman barışa yönelik adımlar atmasını öğütlemiştir. Kur’an-ı Kerim’deki şiddete yönelik ifadeler  ilmi bir gözle incelendiğinde, tamamının, arızi durum olan savaşlar ve akitlerini bozanlar için söylendiği görülecektir.  Savaşın dışındaki durumlarda haksız yere cana kıyılması kesinlikle yasaklanmış ve "Eğer onlar sizden uzak dururlar, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse, Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol vermemiştir. "(6) gibi uyarılarla barışın hakim olduğu zamanlarda tüm insanların canı, malı ve ırzı garanti altına alınmıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)‘in yapmış olduğu savaşlara göz gezdirdiğimiz zaman ise, bu savaşların ya savunma amacına yönelik olduğu veya da düşman toplumlarına karşı kendi toplumunun güvenliğini sağlamaya hizmet ettiği açıkça müşahede edilecektir. Bu nedenle gerek Kur’an-ı Kerim’in mevzubahis ifadelerinin, gerekse Rasulullah (s.a.v.)‘in savaşlarının barış ve hoşgörü karşıtı şeklinde yorumlanması, ya eksik bilginin veya da önyargının tezahüründen başka birşey olmasa gerektir.
         Yazımızın boyutunu çokça aşacağı için sadece bir kısmını zikredebildiğimiz Nebevi Sünnet’in barış, birlik ve hoşgörüye yönelik mesajlarına; savaş, insan hakları ihlalleri,açlık ve terör gibi belalarla mücadele eden günümüz insanlarının ne kadar çok ihtiyaç duyduğu aşikardır. Günümüzün değişik etnik ve inanca sahip bireylere sahip çok kültürlü toplumlarının başta kendi cemiyetindeki huzur ve refah olmak üzere dünya toplumlarının barışına sunacağı katkıların ayak izlerini bulacağı Nebevi barış ve müsamaha örnekleri, her çağın insanlarına çağrısını devam ettirmektedir. Bu Nebevi çağrıya, tefrika ve şiddetin kol gezdiği; birlik, güven ve barış özleminin çekildiği İslam topraklarının duyduğu ihtiyaç ise, şüphesiz izahtan varestedir. İslam toplumlarının öncelikle kendi topraklarında sağlayacağı huzur ve esenlik, daha sonra tüm dünyanın hayat damarlarına şırınga edilecek, bu sayede insanoğlu, hak ettiği onur ve izzete tekrar kavuşmuş olacaktır. Bu hayalin gerçekleşmesi ise, muhakkak ki Müslümanlar’ın Peygamberimizin mirasını dillendirmekten ziyade, onu pratikte yaşatmaları ile mümkün olacaktır. 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.