Bediüzzaman’ı Anarken: Bir Ömür Bitti, Bir Dava Başladı

Bir Ömür: İman, Sabır ve Hizmet. Mezarının yeri bilinmeyebilir… Fakat yaşadığı yer bellidir: Kalpler.

Abone Ol

23 Mart 1960…
Said Nursî, Urfa’da bir otel odasında, sessizliğin en derin anında; talebesi Bayram Yüksel’in kucağında gözlerini dünyaya kapadı. Kapının önünde bekleyen polis, bu kez boşuna nöbet tutuyordu.

Ölüm bile onu rahat bırakmaya yetmedi. Kabri, gecenin karanlığında yerinden söküldü; naaşı bilinmeyen bir yere taşındı. Hayatında huzur vermeyenler, vefatından sonra da aynı tavrı sürdürdüler.

Ama yanıldılar.

Çünkü toprağa verilen yalnızca bir bedendi. Asıl Bediüzzaman, çoktan milyonların kalbine yerleşmişti. Ve kalpler, gece yarısı taşınamazdı.

1878’de Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde dünyaya gelen Said, daha çocuk yaşta başladığı medrese eğitiminde sıra dışı bir zekâ ve hafıza ile temayüz etti. Okuduğunu bir kez görmekle zihnine nakşeden bu kabiliyet, onu yaşıtlarından ayırdı.

Genç yaşta kendisine verilen “Bediüzzaman” unvanı ise bir iltifat değil; fiilen kazanılmış bir hakikatin ifadesiydi.

Ancak onun asıl büyüklüğü, ne hafızasında ne de ilmî dehasındaydı. Asıl büyüklüğü, sahip olduğu tüm kabiliyeti tek bir davaya vakfetmesindeydi: İmanı korumak ve Kur’an’ın bu çağda da rehber olduğunu göstermek.

Yakın dostu Mehmed Âkif Ersoy’un “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” sözleri bir idealdi. Bediüzzaman ise bu ideali hayata geçirdi. Yaklaşık 6000 sayfalık Risale-i Nur Külliyatı ile Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez bir hakikat olduğunu ortaya koydu.

Bu yol onu rahat bir hayata değil; sürgünlere, mahkemelere ve hapis hayatına götürdü. Ama o, bu yoldan asla dönmedi.

“Ekmeksiz yaşarım, fakat hürriyetsiz yaşayamam” sözü, onun hayatının özeti oldu.

Ankara’dan gelen makam tekliflerini reddetti; siyasetin sunduğu imkânları elinin tersiyle itti. Çünkü o, gücün yanında değil, hakikatin yanında durmayı tercih etti.

Tarih, bazı insanları sadece kaydetmez; onları zamanın dışına taşır. Bediüzzaman da bu isimlerin başında gelir.

Onun hayatı, ilimle yoğrulmuş bir iman mücadelesidir. Sürgünler, mahkemeler, baskılar… Hiçbiri onu yıldırmadı. Çünkü dayandığı güç dünyevî değil, imanîydi.

Bu yüzden zindanlar onun için birer “Medrese-i Yusufiye”ye dönüştü.

Ne makam istedi ne servet. İstiğna içinde yaşadı. Onun için gerçek zenginlik; iman ve hürriyetti.

Ortaya koyduğu Risale-i Nur Külliyatı ise sadece bir eser değil; bir fikir ve diriliş hareketidir. Aklı ikna eden, kalbi tatmin eden bu metinler, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ okunuyor, hâlâ yol gösteriyor.

Bugün onun ardından konuşurken asıl soru şudur:
Bir insanı büyük yapan nedir? Şöhret mi, güç mü, yoksa ardında bıraktığı iz mi?

Bediüzzaman’ın cevabı nettir:
“Hakikat-i imaniye kâinat kadar büyüktür.”

O, bu büyük hakikatin hizmetkârı olmayı seçti. Bedelini ödedi, fakat davasından vazgeçmedi.

Vefat yıl dönümleri yalnızca geçmişi anmak için değil; bugünü anlamak ve yarına istikamet çizmek için de bir fırsattır. Onun hayatı bize şunu hatırlatır: Samimiyetle yapılan bir hizmet, zamanın yıpratıcı akışına boyun eğmez.

Bazı insanlar ölmez; fikirleriyle yaşamaya devam eder. Ve bazı hayatlar vardır ki sadece yaşanmaz — çağlara yön verir.

Bugün, vefatının yıl dönümünde, Bediüzzaman Said Nursî’yi rahmet, minnet ve hürmetle yâd ediyor; Cenâb-ı Hak’tan bizleri de onun gibi istikamet üzere yaşayan ve hizmet eden kullarından eylemesini niyaz ediyorum.

Mezarının yeri bilinmeyebilir…
Fakat yaşadığı yer bellidir: Kalpler.

Ruhuna Fatiha…