Çocuklarda Şiddetin Kökleri Ve Toplumsal Sorumluluğumuz

Sevgi, ilgi ve güven ortamında büyüyen bir çocuk ile ihmal edilen, sürekli eleştirilen ya da şiddete maruz kalan bir çocuğun dünyayı algılama biçimi aynı değildir.

Abone Ol

Son günlerde Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde ve Kahramanmaraş’ta yaşanan, küçük yaştaki öğrencilerin arkadaşlarına yönelik sergilediği şiddet olayları, toplum olarak hepimizi derinden sarsmış ve düşündürmüştür. Bu tür olayları yalnızca bireysel bir suç ya da anlık bir öfke patlaması olarak değerlendirmek, meselenin özünü görmemize engel olur. Asıl yapılması gereken; çocukların psikolojik dünyasını, aile içi dinamikleri ve sosyal çevrenin etkilerini bütüncül bir şekilde ele almaktır.

Çocukluk dönemi, bireyin kişilik gelişiminin temellerinin atıldığı en hassas süreçtir. Bu dönemde yaşanan her duygu, her deneyim ve her ilişki, çocuğun gelecekteki davranış biçimlerini doğrudan etkiler. Sevgi, ilgi ve güven ortamında büyüyen bir çocuk ile ihmal edilen, sürekli eleştirilen ya da şiddete maruz kalan bir çocuğun dünyayı algılama biçimi aynı değildir. Özellikle duygularını ifade etme imkânı bulamayan çocuklar, zamanla biriken öfke, kırgınlık ve değersizlik hissini sağlıksız yollarla dışa vurabilir. Bu durum bazı çocuklarda içe kapanma olarak görülürken, bazılarında ise saldırgan davranışlara dönüşebilmektedir.

Aile, bu sürecin en belirleyici unsurudur. Çocuğun ilk rol modelleri anne ve babadır. Ev içinde kullanılan dil, sorun çözme yöntemleri, öfke kontrolü ve sevgi gösterme biçimi; çocuğun karakter gelişimini doğrudan şekillendirir. Sürekli tartışmaların yaşandığı, fiziksel ya da psikolojik şiddetin bulunduğu ortamlarda yetişen çocuklar, çoğu zaman bu davranışları normalleştirir. Aynı şekilde aşırı baskıcı ya da tamamen ilgisiz ebeveyn tutumları da çocukta ciddi duygusal boşluklara yol açabilir. Bu nedenle ailelerin, çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurması, onları dinlemesi ve duygularını ifade etmelerine alan tanıması hayati önem taşımaktadır.

Okullar ise çocukların yalnızca akademik bilgi edindiği yerler değil; aynı zamanda sosyal beceriler kazandığı, empatiyi öğrendiği ve kendini ifade etmeyi deneyimlediği önemli yaşam alanlarıdır. Bu noktada öğretmenlere ve rehberlik servislerine büyük sorumluluk düşmektedir. Çocuklardaki davranış değişikliklerinin erken fark edilmesi, zorbalık eğilimlerinin tespit edilmesi ve gerekli psikolojik desteğin sağlanması, olası risklerin önüne geçmede kritik rol oynar. Rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi ve her çocuğa ulaşabilecek bir sistemin kurulması artık bir tercih değil, zorunluluktur.

Bununla birlikte, günümüz dünyasında çocukların maruz kaldığı dijital içerikler de göz ardı edilmemelidir. Şiddetin normalleştirildiği oyunlar, diziler ve sosyal medya içerikleri; henüz gelişim sürecinde olan çocukların gerçeklik algısını olumsuz yönde etkileyebilir. Ailelerin bu konuda bilinçli olması, çocukların ne izlediğini ve neyle vakit geçirdiğini takip etmesi gerekmektedir. Ancak bu takip, baskı kurmadan; rehberlik ederek ve bilinç kazandırarak yapılmalıdır.

Toplum olarak hepimize düşen önemli görevler vardır. Şiddeti öven, küçümseyen ya da sıradanlaştıran söylemlerden uzak durmak; çocuklara karşı daha anlayışlı ve sabırlı olmak zorundayız. Her çocuk görülmek, anlaşılmak ve değerli hissetmek ister. Bu ihtiyaç karşılanmadığında, ortaya çıkan boşluk bazen çok ağır sonuçlar doğurabilmektedir.

Bu acı olaylar bize açıkça göstermektedir ki; bir çocuğun davranışını değiştirmek için sadece o ana müdahale etmek yeterli değildir. Asıl çözüm, erken yaşta sağlıklı bireyler yetiştirmekten geçer. Sevgi temelli bir aile yapısı, güçlü bir eğitim sistemi ve bilinçli bir toplum anlayışı ile bu tür olayların önüne geçmek mümkündür.

Unutulmamalıdır ki, her çocuk bir dünyadır. O dünyayı anlamaya çalışmak, onu yargılamadan dinlemek ve doğru yönlendirmek; sadece bir çocuğun değil, bir toplumun geleceğini korumaktır.
Psikolog Mehmet Sait Ağırman