Ölüm Var, İnsan Nasıl Mutlu Olabilir?

Gerçek mutluluk, ölümün her şeyi bitirmediğini bilmektedir. Mutluluğun formülü bazen hayata değil, ölüme nasıl baktığımızda gizlidir.

Abone Ol

İnsan garip bir yolcudur.

Bir yandan mutlu olmak ister, diğer yandan ölümün gölgesinde yaşar.

Sevdiklerini kaybettiğini görür.

Gençliğinin elinden kayıp gittiğini hisseder.

Her gün biraz daha sona yaklaştığını bilir.

Buna rağmen kalbinin derinliklerinde bitmeyen bir mutluluk arayışı taşır.

Fakat burada kaçınılmaz bir soru ortaya çıkar:

Eğer her şey bir gün yok olup gidecekse, insan gerçekten mutlu olabilir mi?

Eğer bütün sevgiler ölümle son bulacaksa, kalp nasıl huzur bulabilir?

Belki de modern insanın en büyük çıkmazı tam da budur. Mutluluğu ararken ölüm gerçeğini unutmaya çalışmak...

Oysa unutulan hakikatler yok olmaz; sadece daha büyük sorular olarak karşımıza çıkar.

Bu yüzden gerçek mutluluğun sırrını arayan herkesin önce şu soruyla yüzleşmesi gerekir:

Ölüm var... Peki insan nasıl mutlu olabilir?

Kimimiz ölümü düşünmemeye çalışıyoruz.

Kimimiz ondan söz etmekten kaçıyoruz.

Kimimiz de ölümün adını duyunca içimizi kaplayan bir ürperti hissediyoruz.

Aslında korktuğumuz şey çoğu zaman ölümün kendisi değil, ölüm hakkında kurduğumuz düşüncelerdir.

Çünkü ölümü; yokluk, ayrılık ve son olarak görüyoruz.

Peki ya ölüm gerçekten bir son değilse?

Peki ya ölüm, zannettiğimiz gibi karanlık bir yokluk değil de, yeni bir başlangıcın kapısıysa?

Bediüzzaman Said Nursî, ölümü tarif ederken insanın korkularını dağıtan şu müjdeyi verir:

"Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, failsiz bir in'idam değil; belki bir Fail-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır, saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslilerine bir sevkiyattır; yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır."

Ne kadar dikkat çekici bir bakış...

Bediüzzaman, ölümün ne olduğunu anlatmadan önce ne olmadığını sıralıyor.

Ölüm bir idam değil...

Bir yok oluş değil...

Bir sönüş değil...

Ebedî bir ayrılık değil...

Bilakis, sonsuz merhamet sahibi bir Yaratıcının izniyle yapılan bir yer değişikliğidir.

Daha geniş bir âleme geçiştir.

Daha da önemlisi, bizden önce bu dünyadan ayrılan sevdiklerimize açılan bir kavuşma kapısıdır.

Bir düşünün...

Anneannelerimiz, dedelerimiz, anne ve babalarımız, kardeşlerimiz, dostlarımız...

Hayatımızdan ayrıldığını düşündüğümüz nice insan...

Bugün hayatta olanlardan çok daha fazlası kabir âlemindedir.

Eğer ölüm onları yok etmediyse, o hâlde ölüm mutlak bir ayrılık değil; gecikmiş bir kavuşmadır.

Belki de insanı mutsuz eden ölümün varlığı değildir.

Asıl mutsuzluk, ölümü bir son zannetmektir.

Çünkü son zannedilen şey ayrılığı büyütür, korkuyu derinleştirir ve hayatın bütün güzelliklerini fanilik gölgesinde bırakır.

Fakat ölüm bir yok oluş değil de daha geniş bir hayata açılan kapı olarak görülürse, bakış açısı değişir.

O zaman ayrılıklar ebedî olmaz.

Sevgiler anlamsızlaşmaz.

Fedakârlıklar boşa gitmez.

Güzellikler değerini kaybetmez.

Ve insan, geçici dünyanın ortasında kalıcı bir umut bulur.

Eğer ölüm bir yok oluş olsaydı, mutluluk için sağlam bir dayanak bulmak gerçekten zor olurdu.

Fakat ölüm bir kavuşma kapısıysa, insan faniliğin ortasında bile umutla yaşayabilir.

Belki de gerçek mutluluk, ölümün olmadığına inanmakta değil; ölümün her şeyi bitirmediğini bilmektedir.

Çünkü insan ancak sonsuza açılan bir kapının varlığına inandığında, fani dünyanın içinde huzurla yaşayabilir.

Mutluluğun formülü bazen hayata değil, ölüme nasıl baktığımızda gizlidir.

Bir sonraki yazımızda ise birçok insanın kalbinin derinliklerinde taşıdığı başka bir soruya yöneleceğiz: Kabir korkusu beni mutsuz ediyor...

Peki kabir gerçekten korkulacak bir yer midir, yoksa yanlış tanıdığımız bir hakikat midir?

Kalbinizde huzur, gönlünüzde umut eksik olmasın...