Savaş zamanları, hakikatin değil zaruretin dilinin konuştuğu dönemlerdir. Bu yüzden savaş boyunca İran’ın yanında durulması gerektiğini savundum. Çünkü o gün, ihtilafları büyütme değil, ortak düşmana karşı saf tutma günüydü. Ancak savaş bitti. Şimdi sözün yönü değişmeli. Artık “ama” deme zamanıdır.
İran’ın Açmazı
İran, uzun zamandır İslâm dünyasının en çetin iç meselelerinden biri olmayı sürdürüyor. Bu tespit, sadece tarihsel bir birikimin değil, güncel gelişmelerin de ortaya koyduğu bir gerçekliktir. Ancak burada bir ayrımı net yapmak gerekir: Mesele, doğrudan Şîa inancının kendisinden ziyade, bu inancın siyasallaştırılması ve devlet politikalarının mezhep merkezli bir dile yaslanmasıdır.
Oysa Ehl-i Beyt muhabbeti, ümmetin ortak değerlerinden biridir. Bu sevgi, “Şîa-i Velâyet” çizgisinde kaldığında bir zenginliktir. Ne var ki bu muhabbet, “Şîa-i Hilâfet” anlayışıyla siyasallaştırıldığında ayrışmanın zeminine dönüşmektedir. Sorun, sevginin kendisi değil; onun siyasî bir araç hâline getirilmesidir.
Son yıllarda Suriye, Yemen ve Irak sahalarında yaşananlar, bu yaklaşımın sahadaki yansımalarını açıkça göstermiştir. Bu tablo, sadece bölgesel dengeleri değil, ümmet içi güveni de zedelemektedir.
Bir Özeleştiri Mecburiyeti
Ancak burada bir hakkı teslim etmek gerekir: İslâm dünyasının bugünkü dağınıklığı sadece İran’a veya Şîa’ya indirgenemez. Ehl-i Sünnet dünyası da kendi içinde parçalanmış, ortak akıl üretmekte zorlanmış ve çoğu zaman dış etkilere açık hâle gelmiştir.
Bugün birçok İslâm ülkesi, kendi iç ihtilaflarını aşamadığı için küresel ölçekte etkisiz kalmaktadır. Bu sebeple gerçek bir ittihad, sadece karşı tarafı eleştirmekle değil, herkesin kendi hatasıyla yüzleşmesiyle mümkün olacaktır.
İttihad-ı İslâm: Bir İdeal Değil, Mecburiyet
Bugün İslâm dünyası, tarihin belki de en kritik eşiklerinden birinde bulunuyor. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin samimî bir zeminde buluşması, küresel ölçekte yeni bir güç dengesinin kapısını aralayabilir. Bu, romantik bir hayal değil; nüfus, coğrafya ve kaynaklar dikkate alındığında somut bir potansiyeldir.
İran da bu denklemin dışında değildir. Aksine, sahip olduğu imkânlar itibarıyla bu birliğin önemli bir parçası olabilir. Ancak bunun ön şartı açıktır: Mezhebî gerilimleri besleyen dilin terk edilmesi ve ümmetin çoğunluğuyla sahici bir güven ilişkisi kurulması.
Tarihten Alınmayan Ders Tekerrür Eder
İslâm tarihi, iç çekişmelerin ümmete nasıl ağır bedeller ödettiğinin sayısız örneğiyle doludur. Osmanlı-Safevî çekişmesi, enerjinin iç mücadelelerde tüketilmesinin en çarpıcı misallerinden biridir. Buna karşılık, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü merkeze alan birleştirici yaklaşımı, ihtilafların aşılabildiğinde nasıl büyük neticeler doğurabileceğini göstermiştir.
Tarih, sadece hatırlanacak değil, ders çıkarılacak bir aynadır.
Son savaşta İran’ın sergilediği direnişi inkâr etmek mümkün değildir. Amerika karşısındaki duruşu ve İsrail’in planlarını zorlayan hamleleri, ona ciddi bir prestij kazandırmıştır. Ancak tarih gösteriyor ki, istikametle desteklenmeyen prestij kalıcı olmaz.
Bu noktada temel soru şudur: İran, elde ettiği bu itibarı ümmetin birliğine mi tahsis edecek, yoksa bölgesel rekabetlerin aracı mı hâline getirecek?
Şîa dünyası içinde de farklı tonlar ve yaklaşımlar vardır. İtidal çizgisi güçlendikçe, ortak zemin genişleyebilir. Ancak ifrat söylemler ve ümmetin çoğunluğunu dışlayan yaklaşımlar devam ederse, bu sadece ayrışmayı derinleştirir.
Bediüzzaman Said Nursî’nin şu ikazı bugün de bütün canlılığıyla geçerlidir:
“Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve zararlı nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa, sizi birbirinize karşı kullanacak cereyanlar, işini bitirdikten sonra sizi de bertaraf edecektir.”
Bugün Gazze’de yaşananlar, ümmetin ortak vicdanını sarsmaktadır. Filistin meselesi, mezhep üstü bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Böylesi bir tabloda, iç tartışmaları büyütmek, sadece ortak davayı zayıflatır. Tam aksine, Gazze gibi ortak acılar, ittihad için bir vesileye dönüştürülebilir. Bu, sadece ahlâkî bir sorumluluk değil; aynı zamanda stratejik bir zorunluluktur.
Çıkış Yolu: Somut Adımlar
İttihad-ı İslâm, sadece bir temenni olarak kalmamalıdır. Bunun için atılması gereken bazı somut adımlar vardır:
· Mezhep üstü ilmî ve fikrî diyalog platformlarının kurulması
· Ekonomik ve savunma alanında gerçekçi iş birliklerinin geliştirilmesi
· Medyada mezhep çatışmasını körükleyen dilin terk edilmesi ve ortak bir üslup inşası
Bu adımlar atılmadan birlik çağrıları karşılık bulmayacaktır.
İslâm dünyası için yol ayrımı nettir. Ya ihtilaflar büyütülecek ve zayıflık derinleşecek ya da ortak değerlerde buluşularak yeni bir güç inşa edilecektir.
İran için de tercih açıktır: Ya mezhebî gerilimlerin tarafı olmaya devam edecek ya da ittihadın öncülerinden biri hâline gelecektir.
İfrat ve tefrit yerine istikamet; düşmanlık yerine uhuvvet; ayrılık yerine ittihad…
Çünkü bugün birlik kuramayanlar, yarın başkalarının kurduğu düzene mahkûm olur. Mesele, sadece bir ülkenin değil; bir ümmetin kaderidir.