“Tarihten Ders Almadan ‘Terörsüz Türkiye’ Olur mu?” başlıklı yazıda, Kürt meselesinin tarihsel arka planını ele aldık.
Bugün, ulus-devlet inşası sürecinde vatandaşlık tanımını, kimliklerin homojenleştirilmesini ve dil ile kültür üzerindeki baskıların toplumsal etkilerini ele alacağım. Çünkü bu mesele yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı değildir; aynı zamanda eşit vatandaşlık ve adalet meselesidir. Özellikle Cumhuriyet’in kuruluş süreciyle birlikte şekillenen vatandaşlık anlayışı, Kürt meselesinin temel dinamiklerinden biri haline gelmiştir.
Vatandaşlık Tanımı ve Kimlik Krizi
Kürt kimliğinin görmezden gelinmesi, vatandaşlık tanımının homojenleştirilmesi ve farklılıkların tehdit olarak algılanması; bugün hâlâ çözüm bekleyen bir hakikat olarak önümüzde duruyor.
Türkiye’de etnik meseleler söz konusu olduğunda, tartışmalar çoğu zaman dış mihraklara bağlanır. Elbette dış etkenlerin bu sorunları kaşıdığı inkâr edilemez. Ancak meseleyi sadece bu çerçevede ele almak, asıl problemi örtbas etmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu meselenin kökü dışarıda değil, içeridedir.
Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde, modern anlamda bir vatandaşlık tanımı yapılması gerekirken, fiiliyatta bunun yerine ırk merkezli bir kimlik inşasına gidilmiştir. Bu yaklaşım, çok milletli bir toplum yapısına sahip olan Anadolu coğrafyasında, zamanla derin fay hatları oluşturmuştur.
Bugün “otuz yıllık bir sorun” olarak sunulan PKK meselesi de gerçekte Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzanan, ihmal ve inkâr politikalarının bir sonucudur.
Sorunun büyümesinde elbette dış aktörlerin payı vardır. Ancak iç sebepler halledilmeden dış etkenlerle mücadele etmek mümkün değildir. Bir toplumda baskı ve inkâr varsa, orada birlik değil, ayrışma büyür.
Dil, Kimlik ve Baskı
Her kavmin kendi dilini muhafaza etmesi ve konuşması en tabi hakkıdır. Çok milletli bir devlette resmî bir dilin olması ise kaçınılmaz ve gereklidir. Ancak resmî dilin varlığı, diğer dillerin yasaklanmasını veya baskı altına alınmasını meşrulaştırmaz. Baskı, insanları birleştirmez; bilakis ayrışmayı derinleştirir ve çatışmayı kaçınılmaz hâle getirir.
İslam dini, hiçbir kavmin dilini, kimliğini, örfünü yok saymaz. Aynı zamanda ırkçılığı da kesin bir dille yasaklar. Kavimlerin birbirini inkârı ve tezyifi, İslam ahlakında kati surette reddedilmiştir.
Bediüzzaman’ın Asırlık Tespiti
Bediüzzaman Said Nursî, bu büyük toplumsal yarayı daha Cumhuriyetin ilk dönemlerinde fark etmiş ve çözüm yollarını açıkça ortaya koymuştur. Meşhur ifadesi bu açıdan son derece dikkat çekicidir:
“Fünun-u cedideyi, ulûm-u medaris ile mezc ve derc; ve lisân-ı Arabî vâcip, Kürdî câiz, Türkî lâzım kılmak.”
Bu yaklaşım, ne bir dili diğerine karşı üstün kılma ne de etnik bir ayrım üretme amacını taşır. Aksine, din ilimlerinin dili olan Arapça’nın zorunlu, devletin resmî dili olan Türkçe’nin gerekli, Kürtçe’nin ise serbest ve meşru olduğunu ifade eder. Yani Kürtçe’nin yasaklanması değil, özgür bırakılması önerilir.
Burada “caiz” ifadesi, Kürtçe’nin resmî devlet dili yapılmasını değil; öğrenilmesinin ve konuşulmasının meşru ve engellenemez olduğunu ifade eder. Zorunlu değildir, ama yasaklanması da kabul edilemez. Bu, son derece dengeli ve kuşatıcı bir yaklaşımdır.
Meselenin İki Temel Rüknü: İnkâr ve Eğitimsizlik
Kürt meselesinin temelinde iki ana unsur vardır: inkâr ve eğitimsizlik. Bir toplumu yok saymak ve ona yeterli eğitim imkânlarını sunmamak, o toplumu sorun üretmeye mahkûm etmektir.
Said Nursi’nin Doğu için tasarladığı Medresetü’z-Zehra projesi, fen ilimleri ile din ilimlerinin birlikte okutulduğu; akıl ile kalbin, ilim ile hikmetin mezcedildiği bir eğitim modelidir. Bugün hâlâ tartışmalarda dinin tamamen göz ardı edilmesi, meselenin neden çözülemediğini açıkça göstermektedir.
Bediüzzaman’ın şu tespiti, Doğu meselesinin özünü tek cümlede özetler:
“Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalptir, felsefe değil.”
Bediüzzaman’ın Doğu ve genel olarak İslâm toplumu için sunduğu çözüm nettir: Din ve ilim birlikte ihya edilmelidir. Sadece din ilimleri taassuba, sadece fen ilimleri ise hile ve istismara kapı aralar. “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünûn-u medeniyedir.” Bu iki kanat birleşmeden toplum yükselemez.
Bu çözüm üç somut alanda karşılık bulmalıdır:
- Eğitim: Dinî ve fenni ilimlerin birlikte verildiği, ayrıştırıcı değil birleştirici bir eğitim modeli.
- Adalet: Hukuk önünde herkesin eşit olduğu hissinin fiilen yaşatılması.
- Kültürel tanıma: Dilin, örfün ve yerel aidiyetlerin inkâr değil; meşru zeminde kabulü.
Bediüzzaman’ın asıl hedefi İttihad-ı İslâmdır. Bu birlik; zorla değil, imanla; silahla değil, ikna ile; siyasetle değil, ahlâk ve muhabbetle tesis edilir. Kalpleri birleştirmeden yollar, barajlar, fabrikalar tek başına huzur getirmez. Zira Kur’ân açıkça bildirir:
“Sen yeryüzündeki her şeyi harcasaydın, yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Ancak Allah birleştirir.” (Enfâl, 63)
Gerçek birlik; adaletle, hak tanımakla ve fıtrata uygun bir anlayışla mümkündür. Görmezden gelinen bu hakikatle yüzleşmeden, ne geçmişin yaraları sarılabilir ne de geleceğe dair sağlıklı bir umut inşa edilebilir.
Hukuk ve siyaset alanında yapılan her hata, zamanla ahlâkî bir krize dönüşür. Ancak bu mesele sadece anayasa maddeleriyle açıklanamaz. Konuyu “biz–onlar” dilinden çıkarıp ahlâk merkezli bir bakışa taşımamız gerekir.
Bir sonraki yazıda irademiz dışında verilen kimlikler üzerinden neden kavga ediyoruz? Bu soruyu insanî ve ahlâkî bir çerçevede ele alacağım.