14 Şubat… Günümüzün vitrinlerinde kalpler, balonlar, indirimli hediyeler, sosyal medyada gösterişli paylaşımlar… Sevgililer Günü artık çoğu zaman bir tüketim günü, bir gösteri günü. Oysa sevgi, gösterişten çok daha derin, çok daha sessiz ve çok daha sadık bir şeydir.

Bugün size üç hikâye hatırlatmak istiyorum.

Angut Kuşunun Sadakati:

Birisi bize "Angut" dese, çoğu zaman alınır, hatta kavga ederiz. Oysa angut kuşunun hikâyesi çok duygusaldır.

Angut kuşu, eşini kaybettiğinde bir daha başka bir eş seçmez. Ölümüne sadık kalır. Hatta eşinin ölüsünün başından ayrılmaz, ürkek bir canlı olmasına rağmen elinizi uzatsanız bile kaçmaz. İnsanların dilinde “angut” kaba saba, ahmak anlamına gelirken, aslında bu kuşun yaptığı en büyük “angutluk” sadakattir. Adeta eşe sadakatin sembolüdür. Ölümüne sadakat. Keşke herkes angut gibi bakabilse değer verdiklerine.

Birbirini Çok Seven Çift

Birbirini çok seven iki genç evlenir. Henüz mutluluklarının en başında genç adam suçsuz yere hapse düşer. Yirmi otuz yıl boyunca genç kadın tek bir görüş gününü bile aksatmaz. Adam ise bir gün ona der ki:

"Yanımdan hiç ayrılmadın ama artık beni görmeye gelmeni istemiyorum. Daha gençsin, güzelsin. Seni benim gibi sevecek birini bulursan, evlen onunla. Bekleme… Ben buradan ya çıkarım ya çıkamam. Kendini kurtar. Ama şunu bil: Eğer beklersen, bir gün buradan çıkarsam evimize uğrayacağım. Evimizin önünde bir akasya ağacı var ya… Sokağa gelince o ağaca bakacağım. Eğer dalına kırmızı bir eşarp bağlanmışsa içeri girerim. Bağlı değilse gider, seni rahatsız etmem."

Günler, aylar, mevsimler geçer… Adam sonunda kalın duvarların dışına çıkar. Senelerin yorgunluğunu ve içinde taşıdığı umudu sırtında taşır, evine doğru yola koyulur.

Ve evlerinin önüne geldiğinde görür ki, akasya ağacı baştan aşağı kırmızıya bürünmüştür. Dalında bir eşarp değil, yüzlerce eşarp vardır.

Çanakkale’den Bir Hatıra:

Balıkesir’de eski ayakkabı tamircisi, kır, pala bıyıklı bir ihtiyar olan Cevdet dede bir akşamüstü konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. Ve devam etti…:

“Rahmetli babam, Hafız Ali Çanakkale’de kaldığında, anamın karnında yedi aylıkmışım. Onu hiç tanımadım. Bir fotoğrafı bile yoktu.

Ama anam, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta, her nereye giderse yanıma gelir ve:

- Oğlum ben pazara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..!

- Ben teyzenlere gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..!

Zindanda Diriliş Mümkün: Bediüzzaman’dan Müjde
Zindanda Diriliş Mümkün: Bediüzzaman’dan Müjde
İçeriği Görüntüle

- Ben komşulara gidiyorum. Baban gelirse beni hemen çağır ha..! derdi.

Anam babamı bekledi durdu..

Büyüdüm, dükkân açtım. Annem yine her bir yere gidişte dükkâna gelir, gideceği yeri söyler ve “Baban gelirse beni çağır ha..!” diye eklerdi.

Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti.

“Bana iyi baktınız, hakkınızı helal edin” dedi.

Bana döndü yavaşça:

“Baban gelirse ona: ‘Annem hep seni bekledi’ de!” dedi.

Birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek:

“Hoş geldin bey, Hoş geldin!” diyerek ruhunu teslim etti.”

Bugünün Samimiyetsiz Sevgilerine Karşı

Angut kuşunun sadakati, akasya ağacındaki yüzlerce kırmızı eşarp, Çanakkale’de bir ömür süren bekleyiş… Bunlar gerçek sevginin, sadakatin, vefanın hikâyeleri. Bugün ise sevgiler çoğu zaman bir fotoğraf karesine, bir hediye paketine, bir “story”ye sığdırılıyor. Gösterişli ama içi boş…

Sevgi, tüketimle değil sadakatle ölçülür.
Sevgililer Günü’nün anlamı kırmızı kalplerde değil, kırmızı eşarplarda saklıdır.
Çünkü gerçek sevgi beklemeyi bilir.
Gerçek sevgi vazgeçmemeyi bilir.
Gerçek sevgi, son nefeste bile “Hoş geldin” diyebilmektir.

Bu 14 Şubat’ta, sevgiyi vitrinlerde değil, kalbimizde arayalım.

“Sevmek, bir ömür boyu beklemektir”