İslâm’ın siyasete bakışını doğru anlayabilmek için önce “İslâm” kavramını doğru anlamak gerekir. Çünkü İslâm, yalnızca bir inanç sistemi değil; teslimiyet, barış, güven ve samimiyeti kuşatan kapsamlı bir hayat nizamıdır. Bu yönüyle Batı’da kullanılan “religion” kavramı, İslâm’ın derinliğini ve bütüncüllüğünü ifade etmekte yetersiz kalır.

İslâm’ın kök anlamlarında yer alan teslimiyet, itaat, güven ve barış gibi kavramlar; onun sadece bireysel bir inanç değil, aynı zamanda toplumsal düzen kuran bir sistem olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu noktada siyaset, yalnızca devleti yönetme sanatı değil; insanı hem dünyada hem de ahirette saadete ulaştırmayı hedefleyen bir sorumluluk alanıdır.

Ancak siyaset, eğer sadece dünyevî çıkarlar ekseninde ele alınırsa, zamanla bir hizmet aracı olmaktan çıkar ve zulüm aracına dönüşür. Bugün siyasete yüklenen anlamların çoğu güç, rekabet ve menfaat etrafında şekillenirken; İslâm bu anlayışı kökten reddeder ve siyasetin merkezine adaleti yerleştirir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58)

Bu ilke, yöneticiliğin bir ayrıcalık değil; ağır bir emanet ve sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koyar.

Adaletin olmadığı yerde siyaset değil, sadece güç mücadelesi vardır.

İslâm siyasetinin ahlâkî çerçevesi, Akabe Biatı’nda açıkça ortaya konmuştur: Allah’a ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, cana kıymamak, çocukları öldürmemek ve iftiradan uzak durmak… Bu esaslar, siyasetin yalnızca idari bir mekanizma değil; ahlâkî bir sorumluluk alanı olduğunu gösterir.

Siyasete talip olanların sağlam bir karaktere sahip olması şarttır. Bediüzzaman Said Nursî’nin ifade ettiği gibi: “Nefse ve menfaate yönelik siyaset canavardır.” Bu söz, siyasetin kişisel çıkar aracı hâline gelmesinin ne denli tehlikeli olduğunu açıkça ortaya koyar. İslâm’da üstünlük; makam, servet veya soy ile değil, takva ile ölçülür.

İslâmî siyaset, “Hak için halka hizmet” anlayışına dayanır. Bu anlayışta yalan, iftira, manipülasyon ve çıkarcılık yer bulmaz. Siyasetin amacı; haklının yanında durmak, mazlumu korumak ve toplumu adaletle yönetmektir. Bu yönüyle siyaset, bir güç mücadelesi değil; bir emanet ve sorumluluktur.

Ebu Mansur es-Seâlibî’nin Âdâbu’l-Mülûk adlı eserinde devletin temel unsurları şu şekilde sıralanır: halkın huzurunun sağlanması, ordunun güçlü ve cesur olması, gelirlerin halkın faydasına kullanılması, üretimin desteklenmesi ve estetik ile sağlamlığın gözetilmesi. Bu ilkeler, İslâm siyasetinin halk merkezli ve fedakârlık esaslı yapısını ortaya koyar.

İslâm siyasetinde bencil ve çıkarcı anlayışa yer yoktur. Peygamber Efendimiz’in şu sözü bu hakikati özetler: “Bir kavmin efendisi, onlara hizmet edendir.”

Siyaset; Allah korkusu, adalet duygusu ve sorumluluk bilinciyle yapılmalıdır. Aksi hâlde nefis merkezli siyaset, topluma fayda değil zarar getirir.

Bediüzzaman’ın “Şeytan’dan ve siyasetten Allah’a sığınırım” sözü ise, siyasetin yanlış ellerde ne kadar tehlikeli bir araç hâline gelebileceğini hatırlatan çarpıcı bir uyarıdır. Bu nedenle siyaset, her şeyden önce bir ahlâk ve vicdan meselesidir.

Siyaset ya bir ibadete dönüşür ya da bir fitneye…
Tercih, onu yapanların niyetinde gizlidir.

Her Şey Kur’an’da Var… Ama Nasıl ?
Her Şey Kur’an’da Var… Ama Nasıl ?
İçeriği Görüntüle

Son söz: Ömer Lütfi Mete’nin ifadesiyle:
“Ülkeyi partiler, programlar, reçeteler düzeltmez. Ahlâkımız düzelmedikçe, ahlâk siyasete egemen olmadıkça memleket de düzelmez.”

Selam ve dualarımı takdim eder, sizlerden de dua beklerim kıymetli gönül dostlarım.