Bazen şifa sadece ilaçta değil, bakış açısında da gizlidir. Hastalıklar ve musibetler, insana aczini ve zaafını hissettirip Rabb-i Rahîm'ine ilticaya sevk eder.

Hastalık...

İnsan hayatının en zor misafirlerinden biri...

Kapıyı çaldığında ne zamanı sorar ne de yaşımızı.

Bir anda bütün planlarımız değişebilir.

Yapmak istediklerimiz ertelenir.

Gücümüz azalır.

Bedenimiz bizi yarı yolda bırakmış gibi hissederiz.

İşte bu yüzden birçok insan şu soruyu sorar:

"Neden ben?"

Aslında hastalık sadece bedeni değil, insanın düşünce dünyasını da etkiler.

Bizi yavaşlatır.

Gücümüzün sınırlı olduğunu hatırlatır.

Kendimize yeterli olmadığımızı gösterir.

Belki de tam bu yüzden hastalıkların yalnızca tıbbî değil, manevî yönleri de vardır.

Modern insan çoğu zaman sağlığı kendi gücünün bir sonucu gibi görür.

Plan yapar.

Koşar.

Üretir.

Kontrol ettiğini düşünür.

Fakat küçük bir rahatsızlık bile hayatın ne kadar hassas dengeler üzerine kurulduğunu göstermeye yeter.

Birkaç gün süren basit bir hastalık bile insana şu hakikati hatırlatır:

İnsan sandığı kadar güçlü değildir.

İşte Bediüzzaman Said Nursî, hastalıklara bu noktadan bakar.

Ona göre hastalıklar insanın aczini ve zayıflığını fark ettirir.

Kendisini değil, Rabbini merkeze almasına vesile olur.

Şöyle der:

"Hastalıklar ve musibetler, insana aczini ve zaafını hissettirip Rabb-i Rahîm'ine ilticaya sevk eder."

Gerçekten de insanın en samimi duaları çoğu zaman en zor zamanlarında dilinden dökülür.

Sağlıklı günlerde fark edilmeyen birçok nimet, hastalık günlerinde daha iyi anlaşılır.

Bir nefes...

Bir yudum su...

Ağrısız bir gece...

Ayağa kalkabilmek...

İnsan bazen kaybetmeye yaklaşınca sahip olduklarının kıymetini fark eder.

Bu yüzden hastalık sadece bir kayıp değil, aynı zamanda bir fark ediştir.

Elbette bu, hastalık istemek anlamına gelmez.

Tedavi olmak da, şifa aramak da bir vazifedir.

Peygamber Efendimiz de tedaviyi tavsiye etmiştir.

Fakat yaşanan her sıkıntıyı yalnızca ceza veya kayıp olarak görmek de eksik bir bakış açısıdır.

Çünkü bazı hastalıklar bedeni yorar ama ruhu olgunlaştırır.

Bazı acılar insanı sarsar ama kalbini uyandırır.

Bazı sıkıntılar insanı dünyadan uzaklaştırır ama Rabbine yaklaştırır.

Bediüzzaman'ın dikkat çektiği önemli bir nokta daha vardır:

İbadet yalnızca namaz, oruç ve zekâttan ibaret değildir.

Bir de "menfî ibadet" dediği bir hakikat vardır.

Yani insanın hastalık, musibet ve sıkıntılar karşısında sabırla Rabbine yönelmesi...

Aczini hissedip O'na sığınması...

İçtenlikle dua etmesi...

İşte bu hâl de samimi bir ibadettir.

Üstelik içinde gösteriş bulunmaz.

Riya karışmaz.

Çünkü insan o anda bütün kalbiyle Rabbine yönelmiştir.

Bediüzzaman bu noktada çok ümit verici bir müjde verir:

Eğer insan hastalığına sabreder, mükâfatını düşünür ve şükürle karşılayabilirse, hastalıkla geçen saatler ibadet hükmüne geçebilir.

Böylece kısa bir ömür, manen uzun bir ömür değerini kazanabilir.

Belki de mesele sadece:

"Neden hastalandım?"

sorusunu sormak değildir.

Bir de şu soruyu sorabilmektir:

"Bu süreç bana ne öğretiyor?"

Çünkü bazen şifa yalnızca ilaçta değil, bakış açısında da gizlidir.

Ve bazen insan en büyük olgunlaşmasını, en zor günlerinde yaşar.

Belki de hastalıklar mutluluğun düşmanı değil; hayatın gerçek değerlerini yeniden hatırlatan zor ama hikmetli misafirlerdir.

Bir sonraki yazımızda şu zor soruyla yüzleşeceğiz:

"Haksızlıklar ve Adaletsizlikler Beni Mutsuz Ediyor."

İyiler neden kaybediyor gibi görünüyor?

Kötüler neden bazen kazanıyor?

Bu dünyada gerçekleşmeyen adalet, insanın kalbinde nasıl bir yara açıyor?

Ve insan, adalet özlemiyle nasıl ayakta kalabiliyor?

Bu soruların cevabını birlikte arayacağız.

Kalbinizde huzur, gönlünüzde umut eksik olmasın...