Bir toplumun gerçek gücü; Ne kadar bildiğiyle değil… Bildiklerini ne kadar vicdanla kullandığıyla ölçülür.
Dün, yeni eğitim-öğretim yılına başlarken eğitimin asıl gayesinin ne olması gerektiğini konuşmuştuk.
Bilgi elbette önemliydi.
Başarı da…
Meslek sahibi olmak da…
Ama bütün bunlardan önce bir insanın hür düşünebilmesi, şahsiyet sahibi olması ve sorumluluk taşıması gerektiğini söylemiştik.
Bugün ise biraz daha geriye gidelim.
Okulun kapısından önceye…
Bir çocuğun ilk kez “Ben kimim?” demeye başladığı yere…
Aileye…
Çünkü eğitim, okulda başlamaz.
Eğitim, evde başlar.
Bir çocuğun ilk öğretmeni anne ve babasıdır.
İlk okulu ise evidir.
Çocuk, sevgiyi önce evde öğrenir.
Saygıyı önce evde görür.
Konuşmayı öğrendiği gibi, dinlemeyi de evde öğrenir.
Hayata dair ilk hükümlerini, çoğu zaman anne ve babasının davranışlarından çıkarır.
Bu nedenle çocuk yetiştirirken sadece söylediklerimiz değil, yaptıklarımız da önemlidir.
Hatta çoğu zaman yaptıklarımız, söylediklerimizden çok daha etkilidir.
Çocuğa:
“Dürüst ol!” deriz.
Peki, çocuk bizim dürüstlüğümüzü görüyor mu?
“Başkalarına saygı göster!” deriz.
Peki, biz evde birbirimize gerçekten saygı gösteriyor muyuz?
“Fikrini söyle!” deriz.
Peki, o konuşmaya başladığında gerçekten dinliyor muyuz?
Çocuklar, kulağımıza söylediğimiz nasihatlardan çok…
Gözlerinin önünde yaşadığımız hayatı öğrenirler.
Bir baba öfkesini nasıl kontrol ediyorsa, çocuk da bunu görür.
Bir anne başkasına nasıl davranıyorsa, çocuk da bunu öğrenir.
Evde sorunlar nasıl çözülüyorsa, çocuk gelecekte sorunlarını büyük ölçüde öyle çözmeye çalışır.
Bu yüzden aile, sadece aynı çatı altında yaşayan insanların bulunduğu bir yer değildir.
Aile, insanın ilk karakter okuludur.
Belki de demokratik eğitimin ilk basamağı da burada atılır.
Demokrasi…
Çok kullandığımız ama bazen yeterince üzerinde düşünmediğimiz bir kelime…
Demokrasi sadece seçim değildir.
Sadece sandık hiç değildir.
Demokrasi, önce bir kültürdür.
Bir insanın kendisinden farklı düşünen birini dinleyebilmesidir.
Her farklı fikri düşmanlık olarak görmemesidir.
Konuşurken saygılı olabilmesidir.
Dinlerken sabırlı olabilmesidir.
Haklı olduğunda hakkını savunabilmesi…
Haksız olduğunda ise:
“Ben yanılmışım.” diyebilmesidir.
Belki de demokrasi kültürünün en zor tarafı budur.
İnsanların kendi fikirlerini savunmaları kolaydır.
Zor olan, karşısındaki insanın da konuşma hakkı olduğunu kabul etmektir.
Bediüzzaman Said Nursî'nin dikkat çekici bir sözü vardır:
“Bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder.”
Bu cümle üzerinde bugün belki her zamankinden daha fazla düşünmeliyiz.
Çünkü cehalet sadece okuma yazma bilmemek değildir.
Cehalet bazen düşünmemektir.
Araştırmamaktır.
Sorgulamamaktır.
Hakkını bilmemektir.
Ve belki daha da önemlisi, başkasının hakkını görmemektir.
Haklarını bilmeyen insan, hürriyetini koruyamaz.
Sorumluluklarını bilmeyen insan, yaşadığı topluma gerçek anlamda katkı sunamaz.
Farklı düşüncelere tahammül edemeyen toplum ise huzuru kolay kolay bulamaz.
İşte bu yüzden demokrasi, bir siyasi tartışmanın çok ötesinde bir eğitim meselesidir.
Çocuk, daha küçük yaşlardan itibaren konuşmayı öğrenmelidir.
Ama sadece konuşmayı değil…
Dinlemeyi de…
Fikrini söylemeyi öğrenmelidir.
Ama başkasının fikrine tahammül etmeyi de…
Kendi hakkını istemeyi öğrenmelidir.
Ama başkasının hakkını korumayı da…
Çünkü birlikte yaşamak, aynı düşünmek değildir.
Birlikte yaşamak;
Farklı düşünebildiğimiz hâlde birbirimize saygı duyabilmektir.
İşte bugün eğitimin önünde duran bir başka büyük mesele de burada başlıyor.
Çünkü dünya değişiyor.
Hem de baş döndürücü bir hızla…
Biz daha dün çocuklarımıza bilgisayar kullanmayı öğretmeye çalışırken, bugün yapay zekâyla birlikte bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyor.
Bilgi artık bir zamanlar olduğu gibi uzaklarda değil.
Bir sorunun cevabına ulaşmak için günlerce kütüphane dolaşmak gerekmiyor.
Bir tuş…
Bir ekran…
Birkaç saniye…
Ve milyonlarca bilgi önümüzde…
Peki, o zaman eğitimin görevi ne olacak?
Eğer bilgiye ulaşmak bu kadar kolaylaşacaksa, okul neyi öğretecek?
İşte asıl soru burada.
Belki artık mesele, sadece bilgi vermek olmayacak.
Belki daha önemli olan;
Doğru bilgiyle yanlış bilgiyi ayırt edebilmek olacak.
Duyduğumuz her şeye inanmamak…
Gördüğümüz her şeyi gerçek sanmamak…
Sorgulamak…
Düşünmek…
Muhakeme etmek…
Teknolojiyi kullanmak ama ona teslim olmamak…
Yapay zekâya soru sormak ama kendi aklımızı susturmamak…
İşte geleceğin eğitimi, belki de bunları öğretmek zorunda kalacak.
Yapay zekâ çok şey biliyor.
Belki bizden çok daha hızlı hesaplıyor.
Milyonlarca bilgiyi birkaç saniye içerisinde işleyebiliyor.
Ama insanı insan yapan şey sadece bilgi mi?
Bir makine merhamet edebilir mi?
Bir bilgisayar vicdan azabı çekebilir mi?
Bir algoritma, bir haksızlık karşısında gerçekten üzülür mü?
Bir robot, gözyaşının ne anlama geldiğini anlayabilir mi?
Belki tarif edebilir.
Belki analiz edebilir.
Ama hissedebilir mi?
İşte insanla makine arasındaki en büyük fark, belki tam burada başlıyor.
Vicdanda…
Merhamette…
Empatide…
Adalet duygusunda…
İyilikte…
Sevgide…
Teknoloji gelişiyor.
Gelişmeye de devam edecek.
Buna karşı çıkmak zaten mümkün değil.
Üstelik doğru kullanıldığında teknoloji, insanlık için büyük fırsatlar da sunuyor.
Yapay zekâ da hayatımızı kolaylaştırabilir.
Bilim ilerleyebilir.
Makineler daha akıllı hâle gelebilir.
Ama bütün bu gelişmelerin içinde kaybetmememiz gereken bir şey var:
İnsanlığımız.
Çünkü teknoloji bize daha hızlı yaşamayı öğretebilir.
Ama daha iyi yaşamayı öğretmeyebilir.
Bize daha çok bilgi verebilir.
Ama daha hikmetli olmayı öğretemeyebilir.
Bize güçlü araçlar sunabilir.
Ama o gücü nerede kullanacağımızı söyleyemez.
İşte bunun cevabı hâlâ insandadır.
Vicdandadır.
Ahlaktadır.
Şahsiyettedir.
Belki de geleceğin dünyasında en çok ihtiyacımız olan şey, daha fazla teknoloji değil…
Daha fazla insanlık olacaktır.
Bu nedenle çocuklarımıza teknolojiyi öğretelim.
Yapay zekâyı da öğretelim.
Bilimi de…
Dijital dünyayı da…
Ama bunların yanında bir şeyi daha öğretelim:
İnsan kalmayı…
Bir başkasının acısını anlayabilmeyi…
Güçlü olduğunda merhametli olabilmeyi…
Haklı olduğunda kibirlenmemeyi…
Haksızlığa uğradığında adalet istemeyi…
Ve adalet kendisine gerektiğinde değil, herkese gerektiğinde savunmayı…
Çünkü bir insanın gerçek karakteri, sadece güçsüzken değil…
Güçlüyken nasıl davrandığında da ortaya çıkar.
Yeni eğitim-öğretim yılına başlarken bütün bunları yeniden düşünelim.
Çocuklarımızın iyi matematik bilmesini isteyelim.
İyi bir yabancı dil öğrenmesini de…
Bilimle ilgilenmesini de…
Teknolojiyi kullanmasını da…
Ama…
İyi insan olmasını daha çok isteyelim.
Çünkü bilgili olmak başka bir şeydir.
Bilge olmak başka…
Başarılı olmak başka bir şeydir.
Değerli olmak başka…
Zeki olmak başka…
Vicdanlı olmak başka…
Bir insanın zekâsı ona yol gösterebilir.
Ama vicdanı ona nerede durması gerektiğini öğretir.
Bilgi insana güç verir.
Ama ahlak, o gücün nasıl kullanılacağını belirler.
İşte eğitimin en büyük imtihanı da belki budur:
Çocuklarımıza güçlü olmayı öğretirken…
İyi olmayı da öğretebilecek miyiz?
Başarılı olmayı öğretirken…
Adil olmayı da?
Kazanmayı öğretirken…
Kaybedenin elinden tutmayı da?
Konuşmayı öğretirken…
Dinlemeyi de?
Özgür olmayı öğretirken…
Sorumluluk taşımayı da?
Eğer bunları öğretebilirsek, işte o zaman gerçek anlamda eğitimden söz edebiliriz.
Çünkü eğitimin başarısı, sadece yüksek puanlarla ölçülmez.
Eğitimin başarısı;
Bir insanın başkasına nasıl davrandığında ölçülür.
Güçlü olduğunda ne yaptığıyla…
Haksızlık gördüğünde nerede durduğuyla…
Farklı bir insanla nasıl konuştuğuyla…
Ve eline fırsat geçtiğinde, o fırsatı sadece kendisi için mi, yoksa başkaları için de mi kullandığıyla…
Bir ülkenin geleceği, sadece yüksek binalarında değildir.
Sadece fabrikalarında…
Sadece teknolojisinde…
Sadece ekonomik rakamlarında da değildir.
Bir ülkenin gerçek geleceği;
Çocuklarının kalbindedir.
O çocuklara ne öğretirsek, yarın karşımıza o çıkar.
Bugün merhameti öğretirsek, yarın daha merhametli bir toplum kurarız.
Bugün adaleti öğretirsek, yarın adaleti arayan insanlar yetiştiririz.
Bugün hür düşünmeyi öğretirsek, yarın daha güçlü bir ülkeye sahip oluruz.
Bugün çocuklarımızın vicdanını koruyabilirsek…
Belki yarın dünyayı biraz daha güzel bir yer hâline getirebiliriz.
Çünkü eğitimin gayesi sadece doktor yetiştirmek değildir.
Sadece mühendis…
Öğretmen…
Hâkim…
Yönetici…
Yetiştirmek de değildir.
Önce insan yetiştirmektir.
İnsan yetişirse;
İyi doktor da yetişir.
İyi mühendis de…
İyi öğretmen de…
İyi yönetici de…
Ama insan yetişmeden, hiçbir diploma tek başına bir toplumu kurtaramaz.
Yeni eğitim-öğretim yılının;
Çocuklarımızın sadece bilgiyle değil, hikmetle buluştuğu…
Sadece başarıya değil, şahsiyete yöneldiği…
Sadece sınavlara değil, hayata hazırlandığı…
Sadece teknolojiye değil, insanlığa da yatırım yaptığı…
Bir yıl olmasını diliyorum.
Çünkü geleceğin dünyasında belki makineler daha akıllı olacak…
Ama bizim çocuklarımızın daha insanî kalması gerekecek.
Ve unutmayalım:
Daha iyi bir gelecek, daha gelişmiş makinelerle değil; daha iyi yetişmiş insanlarla mümkündür.
Çünkü bir toplumun gerçek gücü;
Ne kadar bildiğiyle değil…
Bildiklerini ne kadar vicdanla kullandığıyla ölçülür.
Next