Mutluluk, herkes tarafından beğenilmekte değil; doğru olanı samimiyetle yapabilmektedir. Seni herkes takdir etmeyebilir; ama Rabbin seni görmektedir.

Bir teşekkür...

Bir takdir cümlesi...

Bir "Allah razı olsun" sözü...

Bazen insanın bütün yorgunluğunu unutturabilir.

Çünkü insan, fıtratı gereği görülmek ister.

Anlaşılmak ister.

Verdiği emeğin fark edilmesini ister.

Anne-babalar vardır; yıllarca fedakârlık yapar ama kıymetinin bilinmediğini düşünür.

Eşler vardır; bütün gayretlerine rağmen görülmediğini hisseder.

Çalışanlar vardır; emek verir, sorumluluk alır, fakat yaptığı işin fark edilmediğine inanır.

Ve bazen insanın içinden şu cümle yükselir:

"Onca emek verdim ama kimse kıymetimi bilmiyor."

Peki insanın değeri, insanların takdir etmesine mi bağlıdır?

Elbette takdir görmek hoşumuza gider. Bu son derece insani bir ihtiyaçtır. Fakat mesele, takdir görmek değil; takdir görmeyi hayatın merkezine yerleştirmektir.

İşte Bediüzzaman Said Nursî'nin dikkat çektiği "hubb-u câh" meselesi burada karşımıza çıkar.

Hubb-u câh; makam, şöhret ve insanların beğenisini kazanma arzusudur.

Nefis bundan hoşlanır.

Alkışlarla beslenmek ister.

Övülmek ister.

Öne çıkmak ister.

Fakat insan, başkalarının takdirini hayatının ölçüsü hâline getirdiğinde farkında olmadan onların nazarına bağımlı hâle gelir.

Bugün övülür, mutlu olur.

Yarın eleştirilir, yıkılır.

Bugün alkışlanır, değerli hisseder.

Yarın unutulur, kendisini değersiz zanneder.

Oysa insanların nazarı değişkendir.

Sevgileri de övgüleri de çoğu zaman geçicidir.

Bediüzzaman bu yüzden insanı, halkın rızasını değil; Hakk'ın rızasını merkeze koymaya davet eder.

"Rıza-yı İlâhî kâfidir. O razı olduktan sonra bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur."

Ne kadar sarsıcı bir hakikat...

Çünkü halkın övgüsü geçicidir.

Hakk'ın rızası ise ebedîdir.

İnsanların alkışını esas almak, kalbi sürekli değişen beklentilere mahkûm eder.

Hatta Bediüzzaman'ın ifadesiyle, ölçüsüz takdir arzusu insanı riyaya ve gösterişe sevk edebilir.

İyilikler Allah için değil, insanlar görsün diye yapılmaya başlanabilir.

Oysa kimsenin görmediği bir fedakârlık...

Sessizce yapılan bir iyilik...

Gece yarısı edilen bir dua...

Bir annenin evladı için döktüğü gözyaşı...

Bir babanın ailesi için verdiği mücadele...

Allah katında kaybolmaz.

Hiçbir samimi gayret karşılıksız kalmaz.

Kur'ân'ın ifadesiyle:

"Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür."

Belki de insanları bizi takdir etmediği için üzülmek yerine, bunu kalbimizi yoklamaya vesile kılabiliriz.

Ben bu iyiliği kimin için yaptım?

İnsanlar görsün diye mi?

Yoksa Rabbim razı olsun diye mi?

Çünkü insanların sizi takdir etmemesi, her zaman bir eksiklik değildir.

Bazen bir fırsattır.

Kalbi, halkın nazarından kurtarıp Hakk'ın rızasına yönelten bir fırsat...

İnsanı alkış bağımlılığından özgürleştiren bir ders...

Belki de mutluluğun formülü; herkes tarafından alkışlanmakta değil, doğru olanı samimiyetle yapabilmektedir.

Çünkü gerçek huzur, başkalarının beğenisiyle değil; ihlâsla yaşanan kulluk bilinciyle elde edilir.

Belki herkes sizi fark etmeyecek...

Belki emeğinizin karşılığını insanlardan göremeyeceksiniz...

Fakat bilin ki hiçbir iyilik sahipsiz değildir.

Ve hiçbir samimi çaba karşılıksız kalmaz.

Çünkü insanın gerçek değeri, insanların alkışında değil; Allah'ın huzurundaki kıymetindedir.

Mutluluk, insanların takdirini toplamakta değil; Hakk'ın rızasını kazanmayı hayatın merkezine koyabilmektedir.

Kalbinizde ihlâs, gönlünüzde huzur eksik olmasın...

Bir sonraki yazımızda, mutluluğun önündeki çok ince ama çok yaygın bir perdeyi aralayacağız:

Hayatın bizim istediğimiz gibi gitmesini istiyoruz...

Planlarımızın bozulmamasını...

Sevdiklerimizin zarar görmemesini...

Geleceğin belirsiz olmamasını...

Her şeyin kontrolümüz altında olmasını...

Fakat hayat çoğu zaman bize şunu hatırlatıyor: Her şeyi bilmek de, her şeyi yönetmek de insanın elinde değildir.

İşte tam da bu noktada içimizden şu cümle yükseliyor:

"Her şeyi kontrol edemiyorum ve bu beni mutsuz ediyor."

Peki huzur, her şeyi kontrol edebilmekte mi gizlidir?

Yoksa insanın gücünün sınırlarını kabul edip, elinden geleni yaptıktan sonra teslimiyet gösterebilmesinde mi?

Bir sonraki yazımızda birlikte şu sorunun cevabını arayacağız:

"Her Şeyi Kontrol Edemiyorum Diye Mutsuz Oluyorum."

Çünkü bazen insanı en çok yoran şey, taşıyabileceğinden daha büyük yükleri omuzlamaya çalışmasıdır. Ve bazen huzur, her şeyi elinde tutmakta değil; elinden geleni yaptıktan sonra gerisini Rahmet Sahibine emanet edebilmektedir.

Kalbinizde güven, gönlünüzde teslimiyet eksik olmasın...