Bediüzzaman'ın sade hayatı, dinî hizmetin ölçüsünün makam ve servet değil; kanaat, samimiyet, emanet ve Rıza-yı İlâhî olduğunu gösteriyor.

Dinî hizmet ile dünyevî servet arasındaki sınır nerede başlamalı, nerede bitmelidir?

Dün bu soruyu teorik düzlemde tartıştık. Bugün ise cevabı bir hayat üzerinden arıyoruz.

İslâm tarihi, dünyevî serveti elinin tersiyle itip hizmeti öne çıkaran örneklerle doludur. Ancak biz bugün, yakın tarihten bir örnekle bu soruyu açıklamaya çalışacağız. Çünkü bazen bir şahsiyetin hayatı, yüzlerce tartışmadan daha güçlü bir cevap verir.

Bediüzzaman Said Nursî'nin hayatı da bu açıdan dikkat çekici bir örnektir.

BİR ÖMRÜN GERİDE BIRAKTIĞI EŞYALAR

Bediüzzaman'ın vefatından sonra terekesinde bulunan eşyalarla ilgili aktarılan liste, insanı düşünmeye sevk edecek kadar sadedir.

Bir çift cızlavet marka lastik ayakkabı…

Bir sepet içinde dört sefer tası…

Küçük bir çinko tencere…

Küçük bir çaydanlık…

Bir ayaklı, iki ayaksız bardak…

Eski bir çarşaf…

Eski bir Frenk gömleği…

Bir iç gömlek…

Sarık üzerine sarılacak bez…

Üç mendil…

Bir havlu…

Pamuklu bir hırka…

Eski bir bohça…

Kırık bir gözlük…

Bir dua kitabı…

Eski yazı bir takvim…

İki kalem…

Ve cebinde birkaç kuruş…

Bir tarafı yamalı bir cübbe…

Bütün bir ömrün sonunda geriye kalanlar bunlardı.

İnsanın zihninde ister istemez şu soru beliriyor:

Bir insan bütün hayatını ilme ve hakikate adayıp, geride bu kadar az dünya malı bırakabilir mi?

Evet.

Demek ki mümkündür.

MESELE FAKİRLİK DEĞİL

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Bediüzzaman'ın hayatından çıkarılacak ders, “Âlim mutlaka fakir olmalıdır” değildir.

Mesele servetin miktarından daha derindir.

Mesele, insanın dünyaya ne kadar sahip olduğundan çok, dünyanın insana ne kadar sahip olduğudur.

İnsan mal sahibi olabilir.

Ama malın esiri olmamalıdır.

İnsan makam sahibi olabilir.

Ama makamın esiri olmamalıdır.

İnsan şöhret sahibi olabilir.

Ama şöhretin esiri olmamalıdır.

Ve insan büyük imkânlara sahip olabilir.

Fakat bütün bunların üzerinde Rıza-yı İlâhîyi tutabilmelidir.

“İLİM MAAŞET VASITASI OLMAMALI”

Ehl-i dalaletin ehl-i ilme yönelttiği tarihî ithamın en önemli tarafı burada ortaya çıkıyor.

“İlmi ve dini maişet vasıtası yapmak…”

Bu ithamı çürütmenin en güçlü yolu, uzun açıklamalar yapmak değildir.

Hayatla göstermektir.

İnsan “Ben dünyaya değer vermiyorum” diyebilir.

Fakat hayatı bunun tersini söylüyorsa sözün anlamı kalmaz.

İnsan “Ben hizmet için buradayım” diyebilir.

Fakat hizmetin bütün imkânları şahsî servete dönüşüyorsa, insanların soru sorması kaçınılmaz olur.

İşte bu nedenle fiilî tekzip, sözlü savunmadan daha güçlüdür.

BUGÜNÜN DİNÎ ÖNDERLERİNE BİR SORU

Bugün cemaat ve tarikat önderlerine yöneltilen tartışmaların tamamını peşinen doğru kabul etmek elbette mümkün değildir.

İddiaların delillerle ortaya konulması gerekir.

Hukuk herkes için aynı şekilde uygulanmalıdır.

Masumiyet karinesi korunmalıdır.

Fakat bunun yanında dinî hizmet makamında bulunanların da kendilerine şu soruyu sormaları gerekir:

“Benim hayatım, anlattığım hakikatleri destekliyor mu?”

Eğer cevap evetse, bundan daha güçlü bir savunma yoktur.

Şeffaflık varsa…

Hesap verebilirlik varsa…

Kanaat varsa…

Emanete riayet varsa…

Kişisel servet ile cemaatin malı birbirinden ayrılmışsa…

Hizmetin imkânları kişisel zenginleşmenin aracı hâline gelmemişse…

O zaman insanların kafasındaki birçok soru zaten cevabını bulacaktır.

HUKUK İŞLESİN, AMA ÖLÇÜ DE KAYBOLMASIN

Bugün gerçekleştirilen operasyonlar üzerinden toplumda iki farklı uç oluşabiliyor.

Bir taraf:

“Bunlar dinî insanlardır, asla sorgulanamazlar.”

diyor.

Diğer taraf ise:

“Operasyon yapıldıysa demek ki suçlular.”

diyor.

Oysa hukuk bu iki uçtan da farklıdır.

Hukukta ne kutsallık dokunulmazlığı vardır ne de peşin mahkûmiyet.

Delil vardır.

Savunma vardır.

Yargılama vardır.

Hüküm vardır.

Bu nedenle gerçek ortaya çıkana kadar herkes hukuk önünde eşit olmalıdır.

Ancak dinî hizmet makamında bulunan insanlar da şunu unutmamalıdır:

Hukuken suçlu olmamak, ahlaken her şeyin doğru olduğu anlamına gelmeyebilir.

Kanun başka bir ölçüdür.

İhlâs ise daha başka bir ölçü…

BİR ÇİFT AYAKKABININ ANLATTIĞI

Bazen bir insanın arkasında bıraktığı servet, onun hayatını anlatır.

Bazen de bıraktığı bir çift eski ayakkabı

Bediüzzaman'ın terekesi üzerinden anlatılan bu sadelik, bugün servet tartışmaları içerisinde ayrıca düşünülmeyi hak ediyor.

Çünkü mesele ayakkabının eski veya yeni olması değildir.

Mesele şudur:

Bir insanın dünyaya karşı duruşu nedir?

Sahip oldukları onun için amaç mıydı?

Yoksa araç mı?

İlim, onun için makam ve servet kapısı mıydı?

Yoksa insanlara hakikati ulaştırmanın emaneti miydi?

İşte asıl soru budur.

RIZA-YI İLÂHÎ KÂFİDİR

Bütün bu tartışmaların sonunda insanın kendisine soracağı en önemli soru belki de şudur:

“Ben neyin peşindeyim?”

İnsanların alkışının mı?

Şöhretin mi?

Servetin mi?

Makamın mı?

Yoksa Allah'ın rızasının mı?

Çünkü insanların alkışı geçicidir.

Servet geçicidir.

Makam geçicidir.

Şöhret geçicidir.

Dünya geçicidir.

Baki olan ise Allah'tır.

Bediüzzaman'ın hizmet anlayışını özetleyen şu söz, bu tartışmanın da en anlamlı finali olabilir:

“Rıza-yı İlâhî kâfidir. O razı olduktan sonra bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur.”

İşte belki de bütün mesele bundan ibarettir.

Bir din hizmetkârı için en büyük kazanç, insanların kendisini zengin veya güçlü görmesi değildir.

Allah'ın razı olmasıdır.

Bir insan bütün dünyayı kazanıp Allah'ın rızasını kaybederse ne kazanmıştır?

Ama Allah'ın rızasını kazanıp dünyanın alkışını kaybederse ne kaybetmiştir?

SON SÖZ

Bugün cemaat liderlerinin servetleri tartışılıyor.

Operasyonlar yapılıyor.

İddialar ortaya atılıyor.

Kamuoyu bölünüyor.

Bir kesim savunuyor, bir kesim suçluyor.

Fakat bütün bu gürültünün ortasında çok daha sessiz bir ölçü var:

Hayat…

İnsanların ne söylediğinden önce nasıl yaşadığı…

Sahip olduklarından önce neye değer verdiği…

Kazandıklarından önce kazancını nerede kullandığı…

Ve en önemlisi, bütün bunların karşılığında kimden razılık beklediği…

Çünkü hakikat, yalnızca sözle anlatılmaz.

Yaşanır.

İhlâs, yalnızca dille ifade edilmez.

Gösterilir.

Güven, yalnızca istenmez.

Kazanılır.

Ve dinî hizmet, yalnızca kürsülerde değil;

hayatın tamamında temsil edilir.

İnsanların alkışı geçicidir.

Dünyanın serveti geçicidir.

Makamlar geçicidir.

Şöhret geçicidir.

Rıza-yı İlâhî ise kâfidir.

O razı olduktan sonra bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur.