İnsan Her Şeye Güç Yetirebilir mi? "İnsanın huzuru, her şeyi elinde tutmasında değil; kendisini tutan Kudrete güvenmesindedir."

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, her şeyi kontrol edebileceğine dair taşıdığı vehimdir.

Geleceği garanti altına almak...

İnsanların davranışlarını yönetmek...

Sevdiklerini korumak...

Hayatı kendi planlarına göre şekillendirmek...

Teknoloji ilerledikçe, imkânlar arttıkça insan da her şeyin kendi iradesiyle yönetilebileceğini düşünmeye başladı.

Fakat hayat, zaman zaman bütün bu vehmi dağıtır.

Bir deprem olur...

Bir hastalık gelir...

Beklenmedik bir ayrılık yaşanır...

Bir telefonla bütün planlar değişebilir.

Ve insan, acı bir hakikatle yüzleşir:

"Her şeyi kontrol edemiyorum."

İşte çoğu zaman bizi mutsuz eden şey de budur.

Yaşadığımız olaylardan çok, kontrol edemediğimiz şeyleri kontrol etmeye çalışmak...

Oysa Bediüzzaman Said Nursî, insanın önce kendi hakikatini tanıması gerektiğini söyler.

İnsan...

Sınırlı bir kudrete sahiptir.

Her şeyi bilemez.

Her şeyi göremez.

Her şeye gücü yetmez.

Fakat buna karşılık ihtiyaçları sınırsızdır.

Sevilmek ister.

Güvende olmak ister.

Geleceğini bilmek ister.

Kaybetmemek ister.

İşte insanın acziyeti ile ihtiyaçlarının sonsuzluğu arasındaki bu gerilim, onu çoğu zaman huzursuz eder.

Fakat Said Nursî'ye göre acziyet bir eksiklik değil, insanı Rabbine ulaştıran bir kapıdır.

Çünkü insan, gücünün sınırlarını fark ettiğinde sonsuz Kudret Sahibine yönelmeyi öğrenir.

Bu nedenle kontrol edemediğimiz hadiseler karşısında hissettiğimiz mutsuzluk yalnızca bireysel bir tecrübe değildir.

Hepimiz aynı acziyetle yaratıldık.

Sınırlı irade ve sınırsız ihtiyaç, insanlığın ortak paydasıdır.

Bu yüzden kaygı da ortaktır.

Korku da ortaktır.

Mutsuzluk da ortaktır.

Fakat teselli de ortaktır.

Bediüzzaman'ın şu veciz ifadesi, bu yolculuğun özeti gibidir:

"İman tevhidi, tevhit teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dâreyni iktiza eder."

Yani insan, önce her şeyin tek bir Kudret Sahibinin idaresinde olduğunu kavrar.

Tevhit, kalbi dağınıklıktan kurtarır.

Her şeyi aynı anda kontrol etmeye çalışan insanın omuzlarındaki yük hafifler.

Tevhitten teslim doğar.

Teslimden tevekkül...

Tevekkülden ise hem dünya hem ahiret saadeti...

Çünkü insan, elinden geleni yaptıktan sonra neticeyi Allah'a bırakabildiğinde kalbi huzur bulur.

Fakat bu teslimiyet yalnızca bireysel değildir.

Bediüzzaman'ın sıkça vurguladığı "şefkat" ve "uhuvvet" hakikati, toplumsal tevekkülün de önemini gösterir.

İnsan, yükünü tek başına taşımak zorunda değildir.

Bir annenin gözyaşını paylaşan komşu...

Afet zamanında enkaz başında omuz omuza çalışan insanlar...

Bir hastanın elini tutan dost...

Bir cenazede acıyı paylaşan akrabalar...

Hepsi aynı hakikati haykırır:

İnsan yalnız yaratılmamıştır.

Kontrol edemediğimiz yükleri paylaştıkça hafifleriz.

Acılar bölündükçe küçülür.

Ümit paylaşıldıkça çoğalır.

Belki de musibetler sadece fertlerin değil, toplumların da imtihanıdır.

Bazen bir milletin sabrı ölçülür.

Bazen bir topluluğun merhameti...

Bazen kardeşliği...

Bazen fedakârlığı...

Bediüzzaman'ın "küllî nazar" dediği bakış açısı, hadiseleri sadece kendi penceremizden değil, daha geniş hikmetler çerçevesinde değerlendirmeyi öğretir.

Biz çoğu zaman sadece kendi acımızı görürüz.

Fakat ilahî kader, fertleri olduğu gibi toplumları da terbiye eden daha büyük bir plana sahiptir.

Elbette bu, acıları inkâr etmek değildir.

İnsan üzülür.

Kaygılanır.

Gözyaşı döker.

Fakat bütün bunların ortasında şunu da bilir:

Her şeyi bilmek bana ait değil.

Her şeyi yönetmek bana ait değil.

Her şeyi taşımak bana ait değil.

Ben vazifemden sorumluyum.

Neticelerden değil.

Belki de mutluluğun formülü, hayatı tamamen kontrol etmekte değil; acziyetimizi kabul ederek sonsuz Kudrete dayanabilmektedir.

Çünkü insanın huzuru, her şeyi elinde tutmasında değil; kendisini tutan Kudrete güvenmesindedir.

Ve belki de özgürlüğün en güzel tarifi şudur:

Her şey benim elimde değil...

Ama her şey, Rahmeti sonsuz olan Allah'ın ilminde ve kudretindedir.

İşte bu hakikat, korkuyu güvene...

Kaygıyı teslimiyete...

Teslimiyeti tevekküle...

Tevekkülü ise hem dünyada hem ahirette saadete dönüştürür.

Mutluluk, her şeyi kontrol edebilmekte değil; elinden geleni yaptıktan sonra gerisini Allah'a emanet edebilmektedir.

Her şeyi kontrol edemediğimizi kabul etmek kolay değildir.

İnsan sevdiklerini korumak ister...

Geleceğini garanti altına almak ister...

Acıları engellemek, belirsizlikleri ortadan kaldırmak ister...

Fakat bir noktadan sonra insan, gücünün sınırlarıyla yüzleşir.

İşte tam da burada ellerin bırakıp kalbin tutunduğu bir kapı vardır:

Dua...

Çünkü dua, insanın çaresizliğinin değil; Rabbine olan güveninin ifadesidir.

Fakat bazen o kapıyı çalar, bekler ve içimizden şu soru yükselir:

"Bunca dua ettim... Peki neden kabul olmadı?"

Bir sonraki yazımızda, kalpleri en çok yaralayan bu sorunun peşine düşeceğiz:

"Dua Ediyorum Ama Kabul Olmuyor Diye Mutsuz Oluyorum."

Kalbinizde güven, gönlünüzde tevekkül eksik olmasın...