Türkiye’nin son çeyrek asrını yalnızca yapılan yollar, köprüler, tüneller, hastaneler ve şehir hastaneleri üzerinden okumak, yaşanan büyük dönüşümün önemli bir bölümünü görmezden gelmek olur.

Elbette fiziki yatırımlar önemlidir. Bir ülkenin kalkınması; yollarıyla, demiryollarıyla, köprüleriyle, enerji yatırımlarıyla ve üretim kapasitesiyle doğrudan ilgilidir. Ancak Türkiye’nin son 20-25 yılına daha geniş bir pencereden bakıldığında, asıl değişimin yalnızca beton ve asfalt üzerinden açıklanamayacağı görülür.

Asıl değişim, devletin karar alma mekanizmalarında, siyasetin alanında, güvenlik anlayışında ve Türkiye’nin dünyaya bakışında yaşandı.

Bu değişimin siyasi aktörlerinden biri ve uzun yıllardır merkezinde bulunan isim ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu.

Vesayetle mücadele
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde askerî ve bürokratik vesayetin önemli bir ağırlığı vardı. Siyasetin üzerinde sürekli hissedilen müdahale ihtimali, seçilmiş hükümetlerin hareket alanını daraltıyor; devlet içerisindeki farklı güç odakları zaman zaman demokratik siyasetin önüne geçebiliyordu.

28 Şubat süreci bunun en çarpıcı örneklerinden biriydi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda, Türkiye’de siyasetin sivilleşmesi ve seçilmiş iradenin devlet yönetimindeki ağırlığının artması, son çeyrek asrın en önemli dönüşümlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Bu süreç kolay olmadı.

Çünkü mesele yalnızca hükümetlerin değişmesi değildi. Devletin farklı kurumlarında yıllar içerisinde oluşmuş güç dengelerinin değişmesi gerekiyordu.

FETÖ’nün devlet içerisindeki yapılanmasına karşı yürütülen mücadele de bu dönemin en kritik başlıklarından biri oldu. Özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, devlet içerisindeki paralel yapılanmanın ulaştığı boyutu bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

15 Temmuz gecesi ise Türkiye başka bir gerçekle karşılaştı: Millet, tankların karşısına çıktı ve seçilmiş siyasi iradenin yanında durdu.

Bu noktadan sonra devlet içerisindeki yapılanmaların temizlenmesi ve güvenlik bürokrasisinin yeniden yapılandırılması, Türkiye’nin siyasi tarihindeki en önemli süreçlerden biri haline geldi.

Asker siyasetin değil, devletin güvenliğinin merkezinde
Türkiye’nin geçmişinde Genelkurmay Başkanlığı makamının siyasi tartışmaların merkezinde olduğu dönemleri hatırlıyoruz.

Bugün ise Türkiye’de askerî makamların siyasete yön veren bir güç odağı olmaktan çıkarılması ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin asli görevi olan ülke savunmasına daha fazla odaklanması, demokratik sistem açısından önemli bir değişimdir.

Bu değişim yalnızca içeride değil, dış politikada da kendisini gösterdi.

Türkiye artık sınır güvenliğini yalnızca sınırlarının birkaç kilometre içerisinde değerlendiren bir ülke değil.

Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör yapılanmalarına yönelik operasyonlar, Libya’daki gelişmeler, Doğu Akdeniz, Karabağ ve savunma sanayisindeki atılımlar, Türkiye’nin güvenlik anlayışının değiştiğini ortaya koydu.

Özellikle insansız hava araçları ve savunma teknolojilerindeki gelişmeler, Türkiye’nin askerî kapasitesine yeni bir boyut kazandırdı.

Bugün Türkiye’nin savunma sanayisinde kendi teknolojisini üretme iddiası, sadece askerî bir mesele değil; aynı zamanda stratejik bağımsızlık meselesidir.

Ekonomide dışa bağımlılık tartışması
Bir başka önemli başlık ise ekonomidir.

Türkiye’nin geçmişinde IMF programlarının, dış kaynak arayışlarının ve uluslararası finans kuruluşlarının kararlarının iç siyasette ve ekonomi yönetiminde ciddi ağırlık taşıdığı dönemler yaşandı.

IMF ile yürütülen programların sona erdirilmesi ve Türkiye’nin kendi ekonomik kararlarını daha bağımsız biçimde alma arayışı, yakın tarihin önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Elbette bugün Türkiye ekonomisinin önünde hâlâ ciddi sorunlar bulunmaktadır.

Enflasyon, hayat pahalılığı, gelir dağılımı, üretim maliyetleri ve finansmana erişim gibi başlıklar toplumun gündemindedir.

Dolayısıyla geçmişte atılan adımları savunmak, bugünkü sorunları görmezden gelmek anlamına gelmemelidir.

Ancak ekonomik bağımsızlık hedefinin, siyasi bağımsızlık kadar önemli olduğu da unutulmamalıdır.

Türkiye artık sadece kendi sınırlarına bakmıyor
Türkiye’nin dış politika anlayışındaki değişim de son yılların dikkat çekici başlıklarından biridir.

Suriye, Irak, Libya, Filistin, Afrika, Kafkasya ve Doğu Akdeniz…

Bu coğrafyaların tamamı Türkiye açısından farklı tarihî, ekonomik, güvenlik ve insani bağlantılar taşıyor.

Türkiye’nin bu bölgelerde daha aktif politika izlemesi, içeride zaman zaman tartışmalara yol açıyor.

“Buralarda ne işimiz var?” sorusu sıkça soruluyor.

Bu sorunun cevabı ise Türkiye’nin tarihine, coğrafyasına ve güvenlik ihtiyaçlarına bakılarak verilmelidir.

Türkiye, Avrupa’nın kuzeyinde kendi sınırları içerisinde yaşayan küçük bir ülke değildir.

Türkiye; Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu, Akdeniz ve Afrika ile tarihî ve ekonomik bağları bulunan, üç kıtanın kesişim noktasında yer alan bir ülkedir.

Dolayısıyla Türkiye’nin dış politikasını yalnızca kendi sınır çizgileri içerisinde değerlendirmek eksik bir yaklaşım olur.

Afrika’dan Kafkasya’ya uzanan yeni dönem
Son yıllarda Afrika kıtasında Türkiye’nin diplomatik ve ekonomik varlığının artması da dikkat çekici gelişmelerden biridir.

Yeni büyükelçilikler, ticaret anlaşmaları, savunma iş birlikleri, insani yardım faaliyetleri ve özel sektör yatırımları, Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerini farklı bir seviyeye taşıdı.

Karabağ meselesinde ise Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği siyasi ve diplomatik destek, bölgedeki dengelerin değişmesinde önemli unsurlardan biri oldu.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:

Türkiye artık kendisini yalnızca “bölgesel bir ülke” olarak tanımlamak istemiyor.

Daha fazla söz söyleyen, daha fazla sorumluluk alan ve kendi çıkarlarını daha güçlü biçimde savunan bir ülke olma iddiasını ortaya koyuyor.

Bükülemeyen el
Batı ile ilişkiler de bu dönüşümün önemli parçalarından biri.

Türkiye’nin Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkileri zaman zaman ciddi gerilimlerden geçti. Ancak Ankara’nın dış politikada kendi önceliklerini daha açık biçimde ortaya koyması, Türkiye’nin uluslararası alandaki pazarlık gücünü de artırdı.

Burada mesele “Batı’ya karşı olmak” değildir.

Mesele, Batı ile ilişkilerde de Doğu ile ilişkilerde de Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını koruyabilmesidir.

Çünkü güçlü devlet, kimsenin karşısında eğilmeyen; ama gerektiğinde herkesle konuşabilen devlettir.

“Bükülemeyen el” tam da bunu ifade eder.

Türkiye’nin hedefi kimseyle kavga etmek değil, kendi kararlarını kendi verebilen bir ülke olabilmektir.

Büyük görev şimdi başlıyor
Bütün bunlara rağmen Türkiye’nin önünde tamamlanmamış çok büyük bir görev bulunuyor.

Geçmişte vesayetle mücadele edildi.

Devlet içerisindeki paralel yapılanmalarla mücadele edildi.

Savunma sanayisinde önemli mesafeler alındı.

Dış politikada Türkiye’nin hareket alanı genişledi.

Ancak hiçbir ülke “artık her şeyi başardık” diyerek yoluna devam edemez.

Bugünün Türkiye’sinin yeni hedefleri olmalıdır:

Daha güçlü ekonomi…

Daha yüksek teknoloji…

Daha kaliteli eğitim…

Daha adil gelir dağılımı…

Daha güçlü hukuk devleti…

Daha nitelikli demokrasi…

Daha üretken sanayi…

Ve dünyada daha etkili bir Türkiye…

Asıl büyük görev budur.

Türkiye’nin son 25 yılına bakarken sadece kaç kilometre yol yapıldığına, kaç köprü inşa edildiğine veya kaç bina yükseldiğine bakmak yeterli değildir.

Asıl bakılması gereken, Türkiye’nin özgüveninde, devlet kapasitesinde ve dünyadaki konumunda yaşanan değişimdir.

Bugün Türkiye, dün olduğundan daha fazla söz söyleyen, daha fazla iddia ortaya koyan ve daha fazla sorumluluk alan bir ülkedir.

Bu dönüşümün bütün sonuçlarını zaman gösterecek.

Fakat bir gerçek var:

Türkiye artık kendisine biçilen sınırlar içerisinde yaşamaya razı olmak istemiyor.

Şimdi mesele, bu özgüveni kalıcı bir devlet kapasitesine, güçlü bir ekonomiye, adalete dayalı bir hukuk sistemine ve geleceğe güvenle bakan bir topluma dönüştürmektir.

Çünkü asıl büyük görev, kazanılan mevzileri korumak değil; Türkiye’yi gelecek nesiller için daha güçlü, daha bağımsız ve daha müreffeh bir ülke haline getirmektir.

Bükülemeyen elin asıl gücü de burada yatıyor.