“Bu Asrın En Tehlikeli Fitnesi: Menfî Milliyetçilik başlıklı yazıda İslâm’ın ve Bediüzzaman Said Nursî’nin milliyet anlayışını irdeledik.

Bu günkü yazımda bu fitnenin mahiyetini ve tahribatını daha yakından tanıyacak ve çözümün en sağlam dayanağı olan kardeşlik hukukunu, İslâmî ve ahlâkî bir perspektifle irdelemeye çalışacağız. Çünkü bugün Türkiye’nin önündeki en kritik tercih, toplumun farklı kesimlerini birbirine düşman eden ırkçılık ile onları ortak bir geleceğe davet eden kardeşlik arasındadır.

Irkçılık, bir kavmin diğerine üstünlüğü değil; insanın insanlıktan düşüşüdür. En hafif tabiriyle bu, insan ruhuna sirayet etmiş bir hastalıktır. Ne İslâmidir ne de insanîdir.

Cumhuriyet, Vatandaşlık ve Kürt Meselesi
Cumhuriyet, Vatandaşlık ve Kürt Meselesi
İçeriği Görüntüle

Irkçılık, İslâm coğrafyasının iç dinamiklerinden değil; maddeci, inkârcı felsefenin ve modern ideolojilerin dışarıdan dayattığı bir fitnedir. Tarihî olarak bakıldığında bu zehirli anlayışın hızla yayılması Fransız İhtilali’yle başlamış, zamanla İslâm âlemini de sarmıştır.

Bediüzzaman’ın Milliyet Ayrımı

Bediüzzaman Said Nursî, milliyetçilik meselesini menfî ve müspet olmak üzere ikiye ayırır:

Menfî milliyetçilik: Başkasını yutarak beslenen, düşmanlıkla ayakta duran, kavga ve tefrikaya yol açan bir anlayıştır. Faşizm ve ırkçılık bu kategoriye girer ve İslâm tarafından kesin biçimde reddedilir. “Menfî milliyet, unsuriyet ve ırkçılık, enaniyeti tahrik eder; başkasını yutmakla beslenir.”

Müspet milliyetçilik: Yardımlaşmayı, dayanışmayı ve kuvveti netice verir; İslâm kardeşliğini zedelemez, aksine ona hizmet ederse meşru bir vasıta olur..

İnsanın milliyeti, inancının bir kılıfı gibidir. Kıymet, kılıfta değil; kılıfın içindekindedir. Para kasası paradan daha değerli değildir; kasa, para içindir. Irkı veya kavmi yüceltip, içindeki iman, ahlâk ve adaleti ihmal etmek ise açık bir akıl tutulmasıdır. Hazreti Ömer’i (ra) büyük yapan Arap oluşu değil, adaletidir. Eğer kıymet ırkta olsaydı, Ebu Cehil, Nemrut ve Firavun da insanlığın zirvesinde yer alırdı.

Kur’ân bu meseleyi net bir şekilde hükme bağlar:

“Sizi millet millet, kabile kabile yarattık ki tanışasınız. Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileri olanınızdır.” (Hucurât, 13)

Demek ki kavimler arası farklılık düşmanlık için değil, tanışma ve yardımlaşma içindir. Bediüzzaman’ın meşhur ordu misali bu hakikati veciz biçimde açıklar: Bir ordu taburlara, bölüklere ayrılır; bu ayrım kavga için değil, vazife ve düzen içindir. Aynı şekilde İslâm ümmeti de farklı kavimlerden oluşur; fakat binlerce birlik bağıyla birbirine kenetlenmiştir: Rabbimiz bir, dinimiz bir, peygamberimiz bir, kıblemiz bir, kitabımız bir, vatanımız bir…

Bu kadar “bir” varken, birkaç farklılığı öne çıkarıp düşmanlık üretmek; cehaletle yoğrulmuş büyük bir zulümdür. Irkçılık, zımnen Allah’ın takdirine itirazdır. Zira yaratılanı beğenmemek, Yaratan’a itiraz manası taşır.

Türkiye’de Etnik Gerilimler

Türkiye’de yaşanan etnik gerilimleri sadece dış mihraklara bağlamak eksik bir okuma olur. Dış mihraklar fitneyi üretmez, var olan zaafları kullanır. Dış etkiler kadar, içte yapılan hataların da payı vardır. Geçmişte uygulanan bazı asimilasyoncu ve inkârcı politikalar —niyetleri ne olursa olsun— aidiyet duygusunu zedelemiş, güven krizlerini derinleştirmiştir. Bir toplumda birlik, kimlikleri yok sayarak değil; adaletle tanıyarak sağlanır. İslâm, hiçbir kavmin dilini ve örfünü inkâr etmez; fakat ırkçılığı da kesin biçimde haram kılar.

Kardeşlik Hukuku

Türkler ve Kürtler, bin yıldır etle tırnak gibi iç içe yaşamış iki kadim unsurdur. Ayrışma ne tarihî, ne coğrafî, ne de imanî olarak mümkündür. Birinin huzuru, diğerinin huzuruna bağlıdır. Irkçılık bu iki kardeşi birbirine düşman etmek isteyen dış ve iç şer odaklarının en etkili silahıdır.

Sonuç olarak; bu topraklarda Türk’ü, Kürt’ü, Arap’ı bir arada tutan en büyük bağ din bağıdır. Vatan bağı ve meslek bağları da bu temelin üzerine oturduğunda anlam kazanır. Ancak İman bağı, hukuk üretmediği sürece slogan olur. Adalet, kardeşliğin sigortasıdır, Dil ve kültür, tehdit değil emanettir.

Irkçılık kalplerde yaşadığı sürece, hiçbir güvenlik tedbiri kalıcı çözüm üretemez.

Gerçek ve kalıcı çözüm; Kur’ân’a kulak vermek, Bediüzzaman’ın uyarı ve reçetelerini ciddiyetle okumak ve hayata taşımaktır. Çünkü bu milletin dirilişi, başka bir yerde değil; ihyâ-i din hakikatinde gizlidir.

Kavmi üstünlük iddiası, başkasını dışlayarak kendini var etme anlayışı ve aidiyetin adaletin önüne geçmesi… Bunlar sadece toplumsal barışı değil, dinî ve ahlâkî dengeleri de bozan bir hastalıktır.

“Bu mesele ne sadece devletin, ne sadece aydınların, ne de sadece bir etnik grubun meselesidir. Bu, iman iddiasında bulunan herkesin imtihanıdır.”

Teşhis doğru yapılmadan tedavi olmaz. Peki, Bediüzzaman bu meseleye sadece eleştiri mi getirmiştir, yoksa somut bir çözüm de sunmuş mudur? Serinin son yazısında, Türk–Kürt meselesine dair kardeşlik temelli reçeteyi ele alacağız.