Rivayet edilir ki, Zülkarneyn Aleyhisselâm ordusuyla gece vakti uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Yol karanlıktı, yorgunluk herkesi sarmıştı.
Malumunuz bu aralar herkesin dilinde aynı konu var:
Altın alanlar, almayanlar, az alanlar, çok alanlar…
Piyasa yorumları yapılıyor, grafikler konuşuluyor, geleceğe dair tahminler sıralanıyor.
Ben ekonomist değilim.
Ama müsaadeniz olursa ben de size bir altın tavsiyesi vermek istiyorum.
Hem de değeri hiçbir zaman düşmeyen, zamanı geçmeyen bir altın…
Rivayet edilir ki, Zülkarneyn Aleyhisselâm ordusuyla gece vakti uzun bir yolculuğa çıkmıştı. Yol karanlıktı, yorgunluk herkesi sarmıştı. Tam o sırada askerlerine dönerek şu emri verdi:
“Ayağınıza takılan şeyleri toplayın.”
Bu emir ordu içinde farklı şekillerde karşılık buldu.
Birinci grup askerler yorgunluklarını bahane ettiler.
“Zaten uzun zamandır yürüyoruz. Bir de gece vakti taş mı toplayacağız?” diyerek hiçbir şey toplamadılar.
İkinci grup ise şöyle düşündü:
“Komutanımız emrettiğine göre az da olsa toplayalım. En azından emre karşı gelmemiş oluruz.”
Onlar da yerden birkaç parça alıp ceplerine koydular.
Üçüncü grup ise emrin ardındaki hikmeti düşündü:
“Bir komutan sebepsiz yere emir vermez. Mutlaka bir hikmeti vardır.”
Bu düşünceyle torbalarını, ceplerini, hatta abalarının içini doldurdular. Gece boyunca ayağa takılan ne varsa topladılar.
Sabah olduğunda hakikat ortaya çıktı.
Meğer ordunun geçtiği yer bir altın madeniymiş.
Gece karanlığında ayağa takılan şeyler taş değil, altın parçalarıymış.
Hiç almayanlar büyük bir pişmanlıkla şöyle dediler:
“Ah keşke alsaydık! Hiç olmazsa bir tane alsaydık…”
Az alanlar ise derin bir iç çekişle şöyle hayıflandılar:
“Keşke biraz daha fazla toplasaydık…”
Fakat en çok altın alanlar bile içlerinden şu sözü geçiriyordu:
“Keşke gereksiz eşyalarımı atsaydım da daha fazla altın toplasaydım…”
İnsan hayatı da bu misale ne kadar benzer.
Dünya yolculuğu sona erip ahiret sabahı doğduğunda herkes kendi hayatına dönüp bakacaktır.
Kimisi “Keşke iman etseydim…” diyecek.
Kimisi ise “Keşke daha fazla amel işleseydim…” diyerek iç geçirecek.
Çünkü zaman, insana verilen en kıymetli sermayedir.
Ömür dediğimiz hazine ise her gün biraz daha eksilerek akıp gider. Büyük âlimlerin bu hakikati ifade eden şu sözleri ne kadar ibretlidir:
“Zaman en kıymetli sermayedir. Ömür sermayemiz gidiyor. Rüzgâr gibi uçuyor, su gibi akıyor. İnsan ise bu dünyaya yalnız güzel yaşamak, rahat ve safa ile ömür geçirmek için geldiğini sanıyor, aldanıyor.”
Halbuki insanın dünyaya gönderiliş gayesi yalnızca yaşamak değildir. Bu geçici hayat, ebedî bir hayatın hazırlığıdır.
Nitekim hakikat şöyle ifade edilir:
“Halbuki ömür sermayesiyle burada âhiret ticareti yapmak, ebedî ve daimî bir hayatın saadeti için çalışmak lâzımdır. İnsanın dünya pazarına gönderiliş gayesi budur. Elimizdeki ömür sermayesi bunun için verilmiştir.”
Gerçekten de insan bu dünyada bir misafir, bir yolcu gibidir. Hayatı ise uzun bir yolculuğun kısa bir menzilidir.
Bu yolculuğun mahiyeti şöyle anlatılır:
“Bilirsiniz ki: ‘İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.’”
(Mesnevi-i Nuriye)
İnsan bu uzun yolculukta başıboş değildir. Attığı her adımın bir karşılığı vardır. Çünkü bu dünya aynı zamanda bir imtihan meydanıdır.
Bu hakikat şöyle ifade edilmiştir:
“Demek bu meydan-ı imtihanda olanlar başıboş değiller. Saadet sarayları ve zindanlar onları bekliyorlar.”
(Sözler, Onuncu Söz)
Öyleyse bugün attığımız her iyilik tohumu, yarın ebedî hayatımızda karşımıza çıkacak bir hazineye dönüşecektir.
İşte içinde bulunduğumuz Ramazan’ın son günleri de adeta böyle bir altın madeni gibidir.
Bu mübarek günler; rahmet kapılarının ardına kadar açıldığı, sevapların kat kat verildiği eşsiz zaman dilimleridir.
Kur’ân’ın haber verdiği gibi Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır. Bu demektir ki, bu günlerde yapılan küçük bir iyilik bile sıradan zamanlarda yapılan binlerce iyiliğin sevabına ulaşabilir.
Bediüzzaman Hazretleri Ramazan’ın bu bereketini şöyle ifade eder:
“Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mâl, bire bindir. Kur’ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, her bir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte her bir harfin on değil, bin ve Ayetü’l-Kürsî gibi ayetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır.”
(Mektubat)
Yani bugün yapılan bir hayır, verilen bir sadaka, kılınan bir namaz, okunan bir Kur’ân; ahiret terazisinde altın hükmünde bir değer kazanır.
Belki birkaç gün sonra Ramazan bitecek.
Günler yine geçecek.
Hayat yine devam edecek.
Fakat bu mübarek iklim geçtikten sonra insanın kalbine çoğu zaman şu sözler düşer:
“Keşke biraz daha Kur’ân okusaydım…”
“Keşke biraz daha dua etseydim…”
“Keşke biraz daha sadaka verseydim…”
“Keşke bu fırsatı daha iyi değerlendirseydim…”
Bu hakikati anlatan şu cümle ne kadar manidardır:
“Geçmiş günler elden çıktı; gelecek ise henüz gelmedi. Öyleyse insanın hakiki sermayesi bulunduğu andır.”
İşte şu an, elimizdeki en büyük hazinedir.
Çünkü henüz bitmemiş olan Ramazan günleri, önümüzde duran altın dolu bir maden gibidir.
Yarın “keşke” dememek için bugün bir iyilik daha yapmak gerekir.
Bir dua daha etmek…
Bir gönül daha almak…
Bir sadaka daha vermek…
Bir namazı daha huşû ile kılmak…
Çünkü ahiret sabahı geldiğinde herkes aynı soruyu kendine soracaktır:
“Keşke daha fazla altın alsaydım…”
O gün pişmanlık yaşamamak için, bugün elimizdeki bu mübarek vakitleri amel-i salihle doldurmak gerekir.
Unutmayalım:
Bugünün “iyikileri”, yarının “keşkelerini” susturur.
