Çöldeki Bedevi’nin hikâyesinden bugünün Türkiye’sine… Kamu malının, yetkinin ve güvenin kişisel çıkar için kullanılmasına karşı çıkacağız ve birilerinin kötülüğü yüzünden iyiliğe olan inancımızı kaybetmeyeceğiz.
DEVEYİ KAYBETMEK Mİ, GÜVENİ KAYBETMEK Mİ?
Çöldeki Bedevi’nin Hikâyesinden Bugünün Türkiye’sine…
Çölde bir bedevi, sıcağın kavurduğu bir gün yolculuk yapıyordu.
Kumlar ayakların altında yanıyor, güneş insanın nefesini kesiyordu.
Bir süre sonra yol kenarında susuzluktan bitkin düşmüş bir adam gördü.
Adamın dudakları çatlamış, gücü tükenmişti.
Bedevi hiç düşünmeden devesinden indi.
Kırbasındaki suyu adama verdi.
Onu gölgeye çekti.
Kendine gelmesini bekledi.
Adam biraz toparlanınca, yürümekte zorlanmasın diye onu devesine bindirdi.
Fakat adamın niyeti başkaydı.
Deveye biner binmez hayvanı sürüp kaçmaya başladı.
Bedevi, devesinin çalındığını görünce arkasından bağırdı:
“Ey ahbap! Dur! Sana bir sözüm var. Onu dinle, sonra deveyi al git.”
Hırsız durdu.
Bedevinin ne söyleyeceğini merak ediyordu.
Bedevi sakince konuştu:
“Deveyi aldın götürüyorsun. Helal olsun. Ama senden bir ricam var. Bu olayı sakın kimseye anlatma.”
Hırsız şaşırdı:
“Niçin? Kendini aptal durumuna düşürdüğünün bilinmesini istemediğin için mi?”
Bedevi başını salladı:
“Hayır. Onun için değil. Eğer bunu insanlara anlatırsan, bir gün çölde başka bir insan gerçekten susamış ve yardıma muhtaç birini gördüğünde ona yardım etmekten korkar. ‘Ya bu da hırsızsa?’ diye düşünür. Ben yalnızca deveyi kaybetmiş olmam; insanların birbirine olan güvenini de kaybetmiş olurum.”
İşte asıl mesele budur.
Bazen bir insanın yaptığı kötülük, yalnızca kendisine ait kalmaz.
Toplumun iyiliğe, dürüstlüğe, adalete ve insanlara duyduğu güveni de yaralar.
Bugün Türkiye’de yaşanan bazı olaylara bakarken bu hikâyeyi yeniden hatırlamak gerekiyor.
Özellikle son dönemde kamuoyunun gündemine gelen fon krizi, yalnızca finansal bir mesele olarak görülmemeli. Zira bu kriz, kısa sürede güven krizine dönüşebilir.
Konunun bir de ahlaki boyutu var. Siyaset yalnızca kanunlarla yürütülmez. Devlet yalnızca mevzuatla ayakta kalmaz. Toplum yalnızca ekonomik ilişkilerle varlığını sürdüremez.
Bütün bunların üzerinde bir değer daha vardır:
Ahlaki güven.
Bir insan:
“Ben inançlıyım.” dediğinde toplum onun sözünde bir ağırlık arar.
“Ben kul hakkından korkarım.” dediğinde, söylediği sözün davranışına yansımasını bekler.
“Emanet benim için kutsaldır.” dediğinde, kendisine teslim edilen makamın, paranın ve yetkinin hesabını verebileceğine inanmak ister.
Çünkü dindarlık yalnızca ibadetle ölçülen bir görüntü değildir.
Dindarlığın en zor sınavı, insanın kimsenin görmediği yerde ne yaptığıdır.
Burada çok hassas bir ayrım yapmak zorundayız.
Bir kişinin, bir grubun veya bir siyasi çevrenin yaptığı yanlış, o çevredeki bütün insanlara mal edilemez.
Bir kişinin hırsızlığı bütün dindarları hırsız yapmaz.
Bir kişinin yolsuzluk iddiasıyla soruşturulması bütün inanç sahiplerini suçlu hâle getirmez.
Bir kişinin ahlaki zaafı, milyonlarca insanın inancının ölçüsü değildir.
Fakat bunun tersi de doğru değildir.
“Birkaç kişi yaptı, o hâlde üzerinde konuşmaya gerek yok.” demek de doğru değildir.
Tam tersine, kendisini ahlak, adalet, kul hakkı ve emanet gibi değerlerle tanımlayan insanların davranışları daha dikkatle sorgulanmalıdır.
Çünkü insanlardan yalnızca hukuka uymaları değil, söyledikleriyle yaptıkları arasında tutarlılık göstermeleri de beklenir.
Dini söylem ile siyasi davranış arasındaki mesafe büyüdükçe, ortaya yalnızca siyasi bir problem çıkmaz.
Ahlaki bir güven problemi çıkar.
Ve güven bir kez kırıldığında, yeniden kurulması çok zordur.
İnancı savunmanın en güçlü yolu, her eleştiriyi reddetmek değildir. Bazen inancı savunmanın en güçlü yolu, yanlış yapanın yanlışını açıkça söyleyebilmektir.
Çünkü gerçek adalet: “Bizden olduğu için” yanlışa sahip çıkmaz.
Gerçek ahlak: “Bizim mahalleden” diyerek hatayı örtmez.
Gerçek dindarlık: Kendi tarafına da adaletle bakabilmektir.
Haksızlık kimin tarafından yapılırsa yapılsın haksızlıktır.
Dürüstlük de kimin tarafından yapılırsa yapılsın değerlidir.
Kul hakkının partisi yoktur.
Emanetin ideolojisi yoktur.
Adaletin mezhebi yoktur.
Yanlış, kim yaparsa yapsın yanlıştır.
Bugün belki de en fazla ihtiyacımız olan şey, birbirimize yeniden güvenebilmektir.
Siyasetçiye, bürokrata, iş insanına, kuruma, komşuya güvenmek…
Ve en önemlisi: İnsanın insana güvenmesi…
Çünkü güvenin olmadığı yerde hukuk tek başına yetmez.
Korku vardır ama huzur yoktur. Denetim vardır ama samimiyet yoktur. Kural vardır ama vicdan yoktur.
İnsanlar birbirine yardım etmek yerine birbirinden şüphe etmeye başlar.
Ve toplum, farkına varmadan çölleşir.
İşte çöldeki bedevinin hikâyesi burada yeniden anlam kazanıyor.
Bedevi devesini kaybetmişti. Ama onun asıl korkusu deve değildi. Bir gün başka bir insanın, çölde susuzluktan ölmek üzere olan birine rastladığında yardım etmekten korkmasıydı.
Çünkü hırsızın hikâyesi yayılırsa insanların zihninde şu düşünce yerleşecekti:
“Ya yardım ettiğim kişi de beni kandırırsa?” İşte toplumları çökerten şey bazen tek tek yapılan kötülüklerden daha büyüktür:
İyiliğe duyulan güvenin kaybolması. Bugün bizi düşündürmesi gereken de tam olarak budur.
Bir fon krizi…
Bir siyasi kriz…
Bir yolsuzluk iddiası…
Bir makam kavgası…
Bunların her biri kendi hukuki ve siyasi boyutları içerisinde elbette değerlendirilmelidir.
Soruşturmalar tamamlanmalı, deliller ortaya konulmalı, sorumluluğu bulunanlar hukuk önünde hesap vermeli; suçsuz olanlar ise haksız yere zan altında bırakılmamalıdır.
Hukukun temel ilkesi budur.
Fakat hukuk süreci devam ederken toplumun sorması gereken daha büyük bir soru da vardır:
Biz bu olaylardan sonra birbirimize ne kadar güveniyoruz?
Çünkü bir toplumun yalnızca maddi sermayesi yoktur.
Bir de ahlaki sermayesi vardır.
Dürüstlük, Güven, Adalet, Emanet, Sözünde durmak… Bunlar görünmeyen ama bir toplumu ayakta tutan değerlerdir.
Bunlar aşındığında, ekonomik kayıplardan çok daha büyük bir kayıp ortaya çıkabilir.
Bu nedenle devletin görevi yalnızca yatırımcının parasını korumak değildir. Vatandaşın sisteme olan güvenini de korumaktır. Bunun yolu şeffaflıktan geçer. Eşit uygulanan hukuktan geçer. Etkili denetimden geçer. Hesap verebilirlikten geçer.
Ve en önemlisi, kim olduğuna bakmadan aynı ölçüyü uygulayabilmekten geçer.
Güçlü için de zayıf için de…
Zengin için de fakir için de…
Dindar için de seküler için de…
İktidar için de muhalefet için de…
Çünkü hukuk herkese aynı mesafede durduğunda güven üretir.
Ama bütün bunları söylerken bir başka yanlışa da düşmemeliyiz.
Birilerinin kötülüğü yüzünden iyiliğe olan inancımızı kaybetmemeliyiz.
Birilerinin ahlaki zaafı yüzünden ahlakı terk etmemeliyiz.
Birilerinin emanete ihanet ettiği iddiası yüzünden emanete sahip çıkmaktan vazgeçmemeliyiz.
Birilerinin dindarlığı istismar ettiği iddiası yüzünden samimi insanların inancını sorgulamamalıyız.
Çünkü kötülüğün en büyük başarısı, yalnızca zarar vermek değildir.
İyiliğe olan inancı da öldürmektir.
Bedevi devesini kaybetmişti. Ama insanlığın kaybolmasına izin vermek istememişti.
Bizim bugün de aynı sınavdan geçtiğimizi düşünüyorum.
Para yeniden kazanılabilir. Makam yeniden elde edilebilir. Şirket yeniden kurulabilir. Piyasa yeniden toparlanabilir. Hatta bazı yaralar zamanla sarılabilir. Ama bir toplumun birbirine duyduğu güven öldüğünde, onu yeniden diriltmek çok daha zordur.
Çünkü güven, bir günde kurulmaz. Ama bir günde yıkılabilir.
Ve bazen bir insanın yaptığı tek bir kötülük, kendisinden çok daha büyük bir zarara yol açabilir.
Bir devenin çalınmasından daha büyük bir zarar…
Bir paranın kaybolmasından daha büyük bir zarar…
Bir makamın kötüye kullanılmasından daha büyük bir zarar…
İnsanların birbirine güvenmeyi bırakmasıdır.
Çöldeki bedevi devesini kaybetmişti. Ama insanlığın birbirine güvenini kaybetmesini istememişti. Belki bugün bizim de en büyük meselemiz budur: Deveyi değil, güveni kurtarmak.
Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca ekonomisi değildir. Yalnızca siyaseti değildir. Yalnızca kurumları değildir.
Bir ülkeyi asıl ayakta tutan, insanlarının birbirine güvenebilmesidir.
Next