Yolun ortasındaki taşı herkes gördü; kimi etrafından dolaştı, kimi taş hakkında konuştu, kimi suçlu aradı. Oysa ihtiyaç duyulan tek şey, eğilip taşı kaldıracak bir vicdandı.
Bir taş, bir kese altın ve bugünümüze tutulmuş bir ayna…
Rivayet edilir ki bir sultan, insanların nasıl davranacağını görmek için yolun ortasına büyükçe bir taş koyar.
Sonra da bir kenardan olup biteni izlemeye başlar.
Önce vezir gelir. Taşı görür, etrafından dolaşır. Ama aklına taşı kaldırmak gelmez. “Bu işi sultanımla konuşayım. Yolun ortasındaki taşı kaldıracak bir adam bulunsun. Hatta bunun için bir kadro ihdas edilsin.” der.
Vezir gider, asker gelir.
O da taşı görür, etrafından dolaşır. Taşı kaldırmak yerine başka bir meseleye kafa yorar: “Bu taşı buraya koyana ne ceza verileceğini belirlemek gerekir.”
Derken şair gelir.
Taşı görür. Taşın etrafında biraz dolaşır. Sonra yolun kenarına oturur: “Bu taş üzerine sultana güzel bir şiir yazayım.” der.
Herkes taşı görmüştür. Ama kimse taşı kaldırmamıştır.
Sonunda oradan geçen sade bir köylü gelir.
Taşı görür. Önce tebessüm eder. Sonra: “Yoldan bir taşı kaldırmak sadakadır.” der.
Elindeki sepetini, küfesini yere bırakır. “Ya Allah, Bismillah…” diyerek taşı kavrar. Sağa çeker… Olmaz. Sola çeker… Biraz daha uğraşır.
Sonunda taşı yolun kenarına kaldırmayı başarır.
Tam eşyalarını toplamak üzereyken taşın altında bir kese görür.
Kesenin içinde altınlar ve bir not vardır. Notta şöyle yazmaktadır:
“Bu altınlar, elini taşın altına koymayı becerebilenler içindir.”
Hikâyenin belki de en önemli tarafı burası değildir. Asıl mesele şudur:
Herkes taşı gördü. Ama sadece biri sorumluluk aldı.
Bugün bizim de yollarımızda pek çok taş var.
Ekonomik sıkıntılar… İşsizlik… Gençlerin gelecek kaygısı… Dağılan aileler… Yalnızlaşan insanlar…Vefasızlık… Ahlaki değerlerdeki aşınma…Hukuka ve adalete ilişkin beklentiler… Liyakat meselesi… Kamu kaynaklarının doğru kullanılması… Eğitimde yaşanan sorunlar… Ve daha nice gerçek hayat meselesi…
Bunların her biri toplumun yolunun ortasına bırakılmış birer taş gibi duruyor. Peki biz ne yapıyoruz? Taşı kaldırıyor muyuz? Yoksa etrafından mı dolaşıyoruz? Kimimiz “Bu benim görevim değil.” diyor. Kimimiz “Bunun için birileri görevlendirilmeli.” diyor. Kimimiz “Bunu yapanlara ceza verilmeli.” diyerek sorumluluğu başka bir yere havale ediyor. Kimimiz ise taşın kendisini kaldırmak yerine taş hakkında uzun uzun konuşuyor. Ve bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki…
Taş ortada duruyor, herkes taşı konuşuyor ama kimse eğilip kaldırmıyor.
Oysa toplumların değişimi yalnızca büyük kararlarla başlamaz. Bazen bir insanın hakkını gözetmekle başlar. Bazen haksızlık karşısında susmamakla… Bazen işini hakkıyla yapmakla… Bazen bir gencin elinden tutmakla… Bazen yaşlı bir insanın kapısını çalmakla… Bazen kamu görevini kişisel menfaatten ayırmakla… Bazen de kimsenin görmediği bir yerde, kimsenin alkışlamayacağı bir iyiliği yapmakla…
Çünkü gerçek sorumluluk, alkış beklemeden elini taşın altına koyabilmektir.
Bugün en büyük tehlikelerden biri de gerçek sorunlarımızla aramıza sürekli yeni gündem taşlarının konulmasıdır. İnsanlar konuşuyor. Tartışıyor. Birbirine kızıyor. Birbirini suçluyor. Gündem değişiyor. Başka bir konu geliyor. Sonra bir başka konu… Derken asıl taşlar olduğu yerde kalıyor.
İşsiz genç hâlâ iş arıyor. Geçim sıkıntısı yaşayan aile hâlâ hesabını yapıyor. Dağılan ailelerin yaraları hâlâ sarılmayı bekliyor. Adalet beklentisi taşıyan insanlar hâlâ çözüm arıyor. Toplumun ahlaki ve vicdani meseleleri hâlâ önümüzde duruyor. Ve biz bazen taşı kaldırmak yerine taşın etrafında dolaşmayı marifet sanıyoruz.
Belki de bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben bu toplumun yolunda duran hangi taşı kaldırdım?
Bir başkasından önce kendimize sormalıyız bunu. Çünkü kolay olan, taşı göstermek… Zor olan, eğilip onu kaldırmaktır. Kolay olan, sorunu anlatmaktır. Zor olan, çözümün bir parçası olmaktır. Kolay olan, başkasının sorumluluğunu sorgulamaktır. Zor olan, kendi sorumluluğumuzu yerine getirmektir.
Ve hikâyedeki o köylünün yaptığı aslında bundan ibarettir. O, “Bu taşı kim koydu?” diye sormaz. “Bu taşın sorumlusu kim?” diye araştırmaz. “Bunun için hangi makam karar vermeli?” diye düşünmez. “Bu taşın kaldırılması için bir komisyon kurulmalı.” da demez. Sadece şunu düşünür:
“Bu taş burada durduğu sürece birinin canı yanabilir. Ben kaldırabiliyorsam kaldırmalıyım.”
İşte medeniyet biraz da budur. Vicdan biraz da budur. Ahlak biraz da budur. Devlet ve toplum hayatında ihtiyaç duyduğumuz şey de belki tam olarak budur:
Sorumluluğu başkasına havale etmeyen insanlar.
Bir de hikâyenin görünmeyen başka bir taşı var: İnsanın kendi içindeki taşlar.
Kibir…
Bencillik…
Menfaatçilik…
Vefasızlık…
Adaletsizlik…
Umursamazlık…
Korkaklık…
Ve “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” anlayışı…
Bunları kaldırmadan dışarıdaki taşları temizlemek kolay değildir. Çünkü bazen yolun ortasındaki taşlardan daha büyük engeller, insanın kalbinin ve vicdanının içinde durur.
Belki sultanın bıraktığı taş bugün de yolumuzun ortasında duruyor. Ama bu kez altında bir kese altın olmayabilir. Belki altında daha değerli bir şey vardır:
Sorumluluk.
Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği, taşların altında bulunan altınlarda değil; taşları kaldırmak için eğilen insanların çokluğundadır. Bugün bize düşen, taşın etrafında dolaşmak değil. Taşı gösterip başkasını suçlamak değil. Taş hakkında şiirler yazıp alkış beklemek de değil.
Elimizi taşın altına koymak.
Çünkü hayatın bir yerinde hepimizin önüne bir taş çıkacaktır. O anda mesele, taşı kimin koyduğu değildir.
Mesele şudur: Sen o taşı gördüğünde ne yaptın?
Çünkü bazen bir taşı kaldırmak yalnızca yolu açmaz. İnsanın kendisine, vicdanına ve topluma karşı görevini de yerine getirir.
Ve belki de bir gün, taşın altında altın bulamasak bile…
İçimizde kaybettiğimiz insanlığı buluruz.
Next