Muaviye’nin sözleri, siyasetin en güçlü silahının körü körüne bağlılık olduğunu gösterir. Çünkü hakikati bilenler bile, kalabalığın baskısı karşısında susar; doğruyu söylemek yerine çoğunluğun sesine katılır.

Bir zamanlar Kûfe’den Şam’a gelen bir Arap, devesiyle sokaklarda dolaşırken bir Şamlı önünü kesmiş:

— Ver o dişi deveyi bana!

Kûfeli şaşırmış:

— Bu deve benim. Hem de dişi değil, erkek!

Tartışma büyümüş ve mesele Muaviye’ye kadar ulaşmış.

Meydan insanlarla dolmuş. Muaviye iki tarafı da dinledikten sonra kararını vermiş:

— Bu dişi deve Şamlı’nındır!

Sonra kalabalığa dönüp sormuş:

— Ey cemaat! Bu dişi deve kimindir?

Kalabalık hep bir ağızdan bağırmış:

— Şamlı’nındır!

Kûfeli şaşkınlık içinde kalmış.

Muaviye onu yanına çağırıp şöyle demiş:

— Ey Kûfeli! Sen de ben de biliyoruz ki bu deve senindir ve erkektir. Ama Kûfe’ye döndüğünde Ali’ye şunu söyle:

“Ey Ali! Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen ve onun söylediği her şeye ‘evet’ diyen on bin adamı var. Ayağını denk al!”

Hikâyenin meselesi deve değildir.

Mesele, hakikat ile kalabalığın söylediği arasındaki farktır.

Bir insan yanılabilir. On insan yanılabilir. Hatta binlerce insan bile yanılabilir.

Asıl tehlike, insanların yanlış olduğunu bildikleri hâlde kalabalığa uymalarıdır.

Çünkü herkes “evet” derken “evet” demek kolaydır.

Zor olan, herkes alkışlarken:

“Bir dakika… Bu doğru mu?” diyebilmektir.

Bediüzzaman Said Nursî'nin bu konuda çok önemli bir ölçüsü vardır:

“Hiçbir müfsid, ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür.”

Ardından çok daha önemli bir uyarıda bulunur:

“Siz mihenge vurmadan almayınız.”

Yani duyduğumuz her sözü, kim söylemiş olursa olsun, hemen kabul etmeyelim. Ölçelim, tartalım, akıl ve hakikat terazisine vuralım.

Hatta Bediüzzaman, kendi sözleri için bile peşin kabul istemez; sözlerinin dahi “mihenge vurulmasını” öğütler.

Ne kadar önemli bir ölçü…

Çünkü mesele “Kim söylüyor?” değil;

“Söylenen doğru mu?”sorusudur.

Bir toplumun en büyük zaafı, yanlış yapan insanların çokluğu değildir.

Yanlışı gördüğü hâlde susan insanların çokluğudur.

Birileri “Herkes böyle söylüyor.” der.

Birileri “Başımı derde sokmayayım.” diye susar.

Birileri de güçlü olanın sözünü sorgulamadan tekrar eder.

Sonunda meydan insanlarla dolar.

Herkes konuşur.

Ama kimse düşünmez.

İşte “on bin kişi” meselesi budur.

On bin kişinin aynı şeyi söylemesi, o şeyi doğru yapmaz.

Gerçeğin çoğunluğu yoktur.

Bir deveye on bin kişi “dişi” dese de deve yine erkektir.

Bugün bize düşen de budur:

Her söylenene inanmak değil, sormak.

Her alkışa katılmak değil, düşünmek.

Her çoğunluğun peşinden gitmek değil, hakikatin peşinden gitmek.

Çünkü bir yöneticinin etrafında kaç kişinin bulunduğu kadar, gerektiğinde ona doğruyu söyleyebilecek kaç kişinin bulunduğu da önemlidir.

Etrafında hiç itiraz eden olmayan bir insanın her zaman haklı olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır.

Bazen bu, onun ne kadar doğru olduğunu değil;

çevresindekilerin ne kadar korktuğunu gösterir.

Kûfeli’nin Şam’dan götürdüğü mesaj, aslında bütün zamanlara söylenmiş gibidir:

“Kalabalığın çokluğuna aldanma.”

Bediüzzaman'ın ölçüsüyle söylersek:

Mihenge vur.

Sözü söyleyene göre değil, hakikatine göre değerlendir.

Çünkü tarih boyunca nice kalabalıklar yanıldı.

Nice güçlüler alkışlandı.

Nice yanlışlar tekrar tekrar söylendi.

Ama hakikat, hiçbir zaman alkışların sayısıyla değişmedi.

Bir meydanı on bin kişi doldurabilir.

Ama hakikat bazen yalnızca bir kişinin dilinde olabilir.

Ve belki de insanın gerçek değeri, kaç kişinin arkasında yürüdüğüyle değil;

gerektiğinde kaç kişinin karşısında tek başına durabildiğiyle ölçülür.

Mihenk: Altın ve gümüş gibi değerli metallerin saflığını ölçmek için kullanılan taş, mecazi anlamda bir kişinin değerini veya bir şeyin doğruluğunu belirleyen ölçüt demektir.