Bir yandan gençleri şiddetten uzak tutmaya çalışıyoruz, diğer yandan şiddeti estetikleştirip kahramanlaştıran yapımlara mesafe koyamıyoruz. Bu durum, toplumda ister istemez şu soruyu doğuruyor: “Gerçekten neyi teşvik ediyoruz?”

Toplum olarak şiddeti azaltmak için yıllardır ciddi bir mücadele veriyoruz. Yasalar, kampanyalar, eğitimler… Meydanlarda verilen bu mücadelenin bir karşılığı var. Ancak aynı mücadeleyi ekranlarda verdiğimizi söylemek zor. Tam aksine, reyting uğruna şiddetin, mafya düzeninin ve suç örgütlerinin cazip bir yaşam tarzı gibi sunulduğu bir medya iklimiyle karşı karşıyayız.

İhsan Şenocak’ın “Mafya özendirilen bir nesille savaşı kaybettik” sözü, aslında meselenin özünü çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Çünkü sorun sadece diziler değil; o dizilerin kurduğu algı dünyası. Gençler artık başarıyı, gücü ve itibarı çoğu zaman hukukla, emekle değil; kaba kuvvetle, yeraltı ilişkileriyle özdeşleştiriyor.

Tam da bu noktada devlet büyüklerinin tutumu dikkat çekmektedir. AK Parti Yerel Yönetimler Başkan Yardımcısı Ayşe Sula Köseoğlu’nun Uzak Şehir dizisi setini ziyaret ederek başrol oyuncusuna Trabzonspor forması hediye etmesi, eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın Midyat temasları sırasında aynı seti ziyaret etmesi ve Devlet Bahçeli’nin diziyi kaçırmadan izlediğini ifade etmesi ayrı bir tartışma konusudur.

Siyasi figürlerin popüler dizilere yönelik ilgisi, set ziyaretleri ve oyuncularla kurulan samimi temaslar tek başına masum görülebilir. Ancak bütününe bakıldığında ortaya çıkan tablo farklıdır: Devletin en görünür aktörleri, şiddet ve suç temalı yapımlarla aynı karede yer aldığında, bu içeriklere dolaylı bir meşruiyet kazandırılmış olur.

İşte çelişki tam burada başlıyor.

Bir yandan gençleri şiddetten uzak tutmaya çalışıyoruz, diğer yandan şiddeti estetikleştirip kahramanlaştıran yapımlara mesafe koyamıyoruz. Bu durum, toplumda ister istemez şu soruyu doğuruyor: “Gerçekten neyi teşvik ediyoruz?”

Ailenin sessiz çöküşü de bu iklimde gerçekleşiyor.

Çocuklar artık nasihatle değil, ekranla büyüyor. Anne-babanın “doğru” dediğini, dizi karakterinin “zayıflık” olarak gösterdiği bir çağdayız. Suçun sonuçları değil, getirileri öne çıkarılıyor. Bedel değil, güç konuşuluyor. Ve en tehlikelisi, bu hikâyeler normalleşiyor.

Oysa devletin sorumluluğu sadece üretimi desteklemek değildir; yön vermektir. Kültürel alanı tamamen piyasanın insafına bırakmak, toplumsal maliyeti ağır bir tercihtir. Çünkü medya sadece eğlendirmez; şekillendirir. Değer üretir, rol model sunar, davranış kalıpları oluşturur.

Bu yüzden mesele bir dizi meselesi değil, bir yön meselesidir.

Eğer gerçekten şiddetsiz bir toplum istiyorsak, bu hedef sadece güvenlik politikalarıyla sağlanamaz. Medya politikalarıyla desteklenmediği sürece eksik kalır. Reyting kaygısıyla üretilen içeriklerin toplumsal etkisi göz ardı edilemez.

Açık konuşmak gerekirse: Bugün kaygı verici olan, şiddetin varlığı değil; cazibesi.

Bu cazibeyi kırmanın yolu ise nettir. Aileyi güçlendiren, emeği yücelten, adaleti ve merhameti merkeze alan yapımlar teşvik edilmelidir. Gençlere “kolay güç” değil, “doğru hayat” gösterilmelidir.

Aksi halde meydanlarda verilen mücadele ne kadar güçlü olursa olsun, ekranlarda kaybetmeye devam ederiz. Ve o zaman gerçekten kaybedilen sadece bir kültürel alan değil, bir nesil olur.