Ruh, maddesi sevgi olan çok yüzlü bir kristale benzer. Bu kristalin üzeri, “ego” denilen çamurla kaplanmıştır. Yaşam, bu çamuru temizleyerek ruhun yüzeylerini, yani özünü parlatma sürecidir. Bu arınma gerçekleşmedikçe sevgiye dayalı yüksek yaşam enerjisi aktifleşmez; insan hakiki olgunluğa erişemez.
Ruh ve Beden İlişkisi
Bu yazıda, ruh–beden ilişkisi bağlamında yaşam enerjisine dair bazı temel hakikatleri hatırlatmak isterim.
Özü itibarıyla insan, beden giymiş ruhtur. Bu dünyada insanlığı deneyimleyen, ruhani ve manevi bir varlıktır. Bu nedenle samimi bir ruhaniyetin ve maneviyatın ölçütleri içsel dünyada işlerlik kazanmadan, hakiki bir insanlık deneyimi yaşanamaz ve kalıcı olamaz.
Ruh, maddesi sevgi olan çok yüzlü bir kristale benzer. Bu kristalin üzeri, “ego” denilen çamurla kaplanmıştır. Yaşam, bu çamuru temizleyerek ruhun yüzeylerini, yani özünü parlatma sürecidir. Bu arınma gerçekleşmedikçe sevgiye dayalı yüksek yaşam enerjisi aktifleşmez; insan hakiki olgunluğa erişemez.
Manevî benliğini keşfedebilenler, egonun çamurunu temizleyip özü parlatanlardır. Bunlar “sahip olmakla” değil, “var olmakla” kendilerini bulurlar.
Manevî benliğini keşfedemeyenler ise egosal kimliğe hapsolur; yetişkin olsalar bile içsel olarak gelişmemiş kalırlar ve kimliklerini sahip olduklarıyla ya da başkalarının onayında ararlar.
Çünkü insan yalnızca etten ve kemikten ibaret değildir. Beden görünen yüzdür; ruh ise varlığın özüdür. Ruh olmadan beden cansız bir kabuk, beden olmadan ruh ise özgür bir idraktir.
Bu yüzden ruh ile beden arasındaki ilişki, sahip ile araç arasındaki ilişkiye benzer: Ruh sahibidir, beden araçtır. Ruh bedeni kullanır; beden, ruhun bu dünyadaki yolculuğunu mümkün kılan bir vasıtadır. Nasıl ki bir sürücü aracıyla yol alır ama araç sürücünün kendisi değildir, ruh da bedenle bu dünyada tecrübe kazanır. Beden doğar, büyür, yaşlanır ve çözülür; ruh ise değişmeyen öz olarak varlığını sürdürür.
Bedenin ihtiyaçları sınırlıdır; ruhun ihtiyaçları ise sınırsızdır. Beden gıda ister, ruh hakikat ister. Beden dinlenmek ister, ruh anlam arar.
Bu nedenle ölüm bir son değil, bir geçiştir. Ölüm, ruhun bedeni terk etmesidir; yok oluş değil, idrak ve mekân değişimidir. Ruh, dünya bedenine ait bağlardan ayrılır ama varlığını yitirmez. Aksine, ölüm ruh için bir özgürleşme kapısıdır.
İnsan ölümü karanlık sanır; çünkü bedene bakarak hüküm verir. Oysa beden çözülürken ruh kendi âlemine yönelir. Ölüm, bir perdenin kapanması değil, bir perdenin aralanmasıdır.
Ruh bedende ikamet eder ama ona mahkûm değildir. Uyku hâlinde beden hareketsizken ruhun rüyalar âleminde dolaşması bunun küçük bir işaretidir. Ölüm ise bu ayrılığın kalıcı hâlidir. Ruh bedeni kaybettiğinde yok olmaz; yalnızca ifade biçimi değişir. Çünkü ruh zaman ve mekânla kayıtlı değildir.
İnsanı insan yapan beden değil, ruhtur. Beden, ruhun bu dünyadaki imtihan sahnesidir.
Ölüm, sahnenin kapanmasıdır; oyuncunun yok oluşu değil. Bu yüzden asıl mesele bedeni süslemek değil, ruhu olgunlaştırmaktır.
Beden toprağa aittir ve toprağa döner. Ruh ise ilahîdir ve kaynağına geri döner. Asıl mesele, fanî dünyada çamura bulaşmadan yaşayıp, bedenin toprağa, ruhun da aslına temiz bir şekilde dönebilmesidir.
Yusuf Beğtaş
Www.karyohliso.com
