Tarihimiz, adaletin sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da korunduğunu gösteriyor. Bunun en güzel örneği Hilfü'l-Fudûl,’dur.

Toplumların ayakta kalmasını sağlayan sadece ekonomi, güvenlik ya da siyasi istikrar değildir. Asıl temel, adalete olan inançtır. Bugün ise en büyük yaralarımızdan biri, adaletin eşitlikçi ruhuna olan güvenin sarsılmasıdır. İnsanlar artık sadece hakkın yerini bulup bulmayacağını değil, bulsa bile ne zaman bulacağını sorguluyor. Oysa geciken adalet, çoğu zaman eksik kalan adalettir.

Mahkemeler, devletin sıradan kurumları değildir. Onlar, hak ile haksızın ayrıldığı; güçlünün değil haklının üstün geldiği yerler olmalıdır. Bir mahkeme kürsüsü yalnızca hâkimin oturduğu makam değil; toplumun vicdanını temsil eden bir kürsüdür. Orada verilen karar, sadece bir dosyayı kapatmaz; bir insanın hayatına, bir ailenin huzuruna, bazen bir toplumun devlete olan güvenine dokunur.

Bediüzzaman Said Nursî mahkemeleri tarif ederken çok derin bir noktaya işaret eder: Ona göre âdil mahkemeler, Cenâb-ı Hakk’ın Hak ve Âdil isimlerinin tecellî ettiği yerlerdir. Bu anlayış, adliyeyi bürokrasinin soğuk duvarlarından çıkarır; kutsal bir emanet hâline getirir. Çünkü mahkeme, sultanla köleyi, zenginle fakiri, güçlüyle güçsüzü aynı hizada buluşturur. Bir makam düşünün ki saltanattan daha üstün sayılsın; işte o, gerçek adaletin makamıdır.

Bugün sorun tam da burada başlıyor. İnsanlar mahkeme kapısına umutla gidiyor ama yıllarca süren davalar, geciken kararlar ve bazen siyasetin gölgesinde kalan yargı, bu umudu aşındırıyor. Adaletin geç işlemesi, mazlumun yükünü artırıyor. Haklı olan, hakkını ararken bir kez daha yoruluyor; haksız olan ise zaman kazandıkça cesaretleniyor. Böylece toplumun adalete olan güveni sessizce eriyor.

Oysa tarihimiz, adaletin sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da korunduğunu gösteriyor. Bunun en güzel örneği Hilfü'l-Fudûl’ dur.

Mekke’de bir Yemenli tüccarın malı gasp edildiğinde, güçlüler susmuştu. Mazlumun sesi duyulmadı. Fakat birkaç insan, çıkarını değil hakkı seçti. Kabile bağlarını değil vicdanlarını öne koydu. Böylece Hılful Fudûl kuruldu. Bir grup insan ayağa kalktı ve tarihe şu notu düştü: Adalet, güçlülerin lütfu değil; insanlığın ortak görevidir.

Erdemliler Topluluğu" veya "Faziletliler İttifakı" İslam öncesi Mekke'de (yaklaşık 580-590) can ve mal güvenliğini sağlamak, zayıfları korumak ve zulmü engellemek amacıyla kurulan bir barış ve dayanışma ittifakıdır. Yemenli bir tüccarın hakkının yenmesi üzerine toplanan bu cemiyete, Hz. Muhammed (s.a.v.) de 20 yaşlarındayken katılmıştır. Daha sonra peygamber olduğunda bile bu ittifakı överek, çağrılsa yine katılacağını söyledi. Bu tavır, bize önemli bir ders veriyor: Adalet, yalnız devletin görevi değildir; toplumun da ahlâkî sorumluluğudur.

Bugün kabileler yok belki ama çıkar grupları var. Siyasi kamplar, ekonomik lobiler, güç odakları… Dün kabilecilik neyse bugün menfaat birliktelikleri odur. Mazlumun hakkı bazen güçlülerin hesapları arasında kayboluyor. İnsan hakları ihlalleri, yolsuzluklar, hukuk karşısında ayrıcalıklı muameleler… Bunlar çağımızın en ağır imtihanı.

Tam da burada mahkeme ile Hılful Fudûl birleşiyor. Mahkeme, adaletin kurumsal yüzüdür. Hılful Fudûl ise adaletin vicdan cephesidir. Biri kanunla hükmeder, diğeri suskunluğu bozarak hakkı savunur. Biri dosyada hakkı teslim eder, diğeri meydanda zulme karşı durur. Bir toplum ancak bu iki damar birlikte işlerse ayakta kalır.

Bugün bize düşen sadece mahkemelerden adalet beklemek değildir. Aynı zamanda adaletin yanında durmaktır. Haksızlığa sessiz kalmamak, mazlumun sesi olmak, güçlüye rağmen doğruyu söyleyebilmektir. Çünkü hukuk kurumları ne kadar güçlü olursa olsun, toplumsal vicdan zayıflarsa adalet yalnızlaşır.

Asıl mesele şudur: Biz kendi çağımızın Hılful Fudûl’unu kurabilecek miyiz? İnsan haklarını savunanlar, sivil toplum kuruluşları, haksızlığa itiraz eden bireyler, susmayan kalemler… Belki de bugün erdemliler topluluğu tam da budur.

Adalet sadece mahkeme duvarları arasında yaşamaz. O, vicdanlarda başlar; mahkemelerde hükme dönüşür; toplumda güven olarak yerleşir.

Ve bugün hepimizin önünde duran soru şudur:

Mazlumun yanında mı duracağız, yoksa güçlülerin sessizliğine ortak olup adaletin çöküşünü seyredecek miyiz?