“Terörsüz Türkiye” hedefi kıymetlidir. Ancak bu hedef; tarihi yok sayarak, toplumsal hafızayı görmezden gelerek ve sadece güvenlik diliyle konuşarak olmaz.

Tarih, ne övgü ne de sövgü malzemesidir. Onun iki temel görevi vardır: ibret almak ve örnek almak. Geçmişi bugünün kavgalarına malzeme etmek yerine, ondan ders çıkarabildiğimiz ölçüde anlamlı bir gelecek inşa edebiliriz.

Kıymetli okuyucularım,
“Terörsüz Türkiye” hedefi üzerine bir yazı serisiyle sizlerle birlikte olacağım. Bu seri; kimseyi suçlamak, savunmak ya da geçmişi yargılamak için değil, birlikte düşünmek ve anlamaya çalışmak için kaleme alındı. Türkiye’nin en uzun soluklu ve en ağır bedeller ödenmiş meselelerinden biri olan Kürt meselesi, yıllardır ya dar bir güvenlik parantezine hapsedilmiş ya da sloganların gürültüsü içinde ele alınmıştır. Oysa bu mesele, yalnızca bir “terör” başlığı altında açıklanamayacak kadar derin; yalnızca siyasetle çözülemeyecek kadar insanî; yalnızca geçmişe ait görülmeyecek kadar da günceldir.

Bu serinin çıkış noktası nettir: Tarihten ders almadan, adaleti merkeze koymadan ve kardeşlik hukukunu yeniden inşa etmeden “terörsüz bir Türkiye” mümkün değildir. Bu çerçevede ne geçmişin muhasebesi intikam diliyle yapılacak, ne de bugünün sorunları hamasete kurban edilecektir. Ancak inkârın normalleştirilmesine, ırkçılığın meşrulaştırılmasına ve kardeşliğin içi boş bir söyleme indirgenmesine de rıza gösterilmeyecektir.

Bu yazılarda tarihsel hüküm vermek gibi bir iddia yoktur; zira bu, tarihçilerin uzmanlık alanıdır. Ancak güncel meseleleri sağlıklı biçimde tartışabilmek için geçmişin ana hatlarını hatırlamak zorundayız. Sosyal ve siyasal sorunlar bir anda ortaya çıkmaz; tarihsel süreçlerin birikimiyle şekillenir. Bu nedenle tarihsel arka planı göz ardı eden her yaklaşım, ister istemez eksik kalacaktır.

Özellikle Kürt meselesi bağlamında sıkça dile getirilen “Terörsüz Türkiye” hedefi, yalnızca güvenlik perspektifiyle ele alınamaz. Bu hedefin tarihsel, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu yazının amacı, tarihsel bir yargı üretmek değil; dünün izlerini hatırlatarak bugünün tartışmalarına daha sağlam ve sahici bir zemin kazandırmaktır.

Bu yazı serisinde şu soruların peşine düşüldü:

· Kürt meselesi nasıl ortaya çıktı, hangi kırılmalarla bugüne geldi?
· Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışı bu meselede nasıl bir rol oynadı?
· Irkçılık neden sadece siyasî değil, aynı zamanda imanî bir problemdir?
· İslâm kardeşliği gerçek bir çözüm zemini sunabilir mi?
· Bediüzzaman Said Nursî bu meseleye nasıl baktı ve ne önerdi?

Cevaplar; tarih, ahlâk, hukuk ve iman ekseninde aranacaktır.
Çünkü bu mesele, sadece geçmişin değil; geleceğin de anahtarıdır.

Tarihsel Zemin: Bugün Kürt meselesinin:

· Osmanlı’daki özerklik–ittifak ilişkisi,
· Tanzimat’la başlayan merkezîleşme kırılması,
· Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki güvenlikçi refleksler,
· 1980 sonrası silahlı çatışma sürecini ana hatlarıyla ele alacağım.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kürt Meselesi

Kürt meselesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte; kimlik, özerklik ve devlet aklı etrafında şekillenmiş çok katmanlı bir meseledir. Bu tarihsel arka planı görmeden yapılan her tartışma eksik, hatta yanıltıcı olur.

Osmanlı döneminde Kürtler, imparatorlukla çatışma değil ittifak temelinde ilişki kurmuştu. 16. yüzyılda Yavuz Sultan Selim döneminde, İdris-i Bitlisî aracılığıyla Kürt beyleri Osmanlı’ya bağlandı. Karşılığında Kürtlere, özerk beylikler şeklinde bir statü tanındı. Vergisini veren, askerî yükümlülüğünü yerine getiren ama iç işlerinde serbest olan bir yapı söz konusuydu. Kürtler, Osmanlı–Safevî sınırında aynı zamanda bir tampon güç işlevi görüyordu.

Ne var ki 19. yüzyılda Tanzimat’la birlikte merkezîleşme arttı, yerel özerklikler daraltıldı. Bedirhan Bey isyanı, bu kırılmanın açık bir göstergesiydi. Devlet merkezileştikçe, taşrada huzursuzluk arttı.

Cumhuriyet döneminde ise mesele bambaşka bir evreye girdi. Ulus-devlet inşası sürecinde farklı kimlikler tehdit olarak algılandı. Lozan Antlaşması’nda Kürt kimliği ayrı bir statüyle tanınmadı. Kürtler, “Türk” kimliği içinde homojenleştirilmeye çalışıldı. Şeyh Said, Ağrı ve Dersim ayaklanmaları bu dönemin sancılı sonuçlarıydı. Devlet refleksi ise güvenlikçi ve bastırıcı oldu. Uzun yıllar Kürt kimliği inkâr edildi; dil ve kültür kamusal alandan dışlandı.

1980 sonrası ise meselenin en kanlı sayfası açıldı. PKK’nın silahlı mücadeleye başlamasıyla birlikte, sorun sadece bir kimlik meselesi olmaktan çıktı; bir terör ve güvenlik meselesine dönüştü. 1990’lar çatışmalar, köy boşaltmaları ve zorunlu göçlerle hafızalara kazındı.

2000’li yıllarda ise görece bir zihniyet değişimi yaşandı. Avrupa Birliği süreciyle birlikte kültürel haklar alanında bazı açılımlar yapıldı. Kürtçe yayınlar, seçmeli dersler ve ifade alanları genişledi. 2013–2015 yılları arasında yürütülen çözüm süreci, toplumda ciddi bir umut oluşturdu. Ancak süreç, karşılıklı güvensizlik ve bölgesel gelişmeler nedeniyle kalıcı bir barışa dönüşemedi.

Bugün Kürt meselesi artık sadece Türkiye’nin iç meselesi de değildir. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Suriye’deki Rojava deneyimi ve bölgesel dengeler, Türkiye’deki tartışmaları doğrudan etkilemektedir. Uluslararası aktörler de bu denklemin içindedir.

Bütün bu tablo bize şunu söylüyor: Kürt meselesi, inkârla çözülemediği gibi, sadece güvenlik politikalarıyla da çözülememiştir. Aynı şekilde, terörü meşrulaştıran her yaklaşım da bu ülkeye ağır bedeller ödetmiştir.

“Terörsüz Türkiye” hedefi elbette kıymetlidir. Ancak bu hedef; tarihi yok sayarak, toplumsal hafızayı görmezden gelerek ve sadece güvenlik diliyle konuşarak gerçekleştirilemez. Silahın devreden çıktığı, siyasetin güçlendiği, adalet duygusunun tahkim edildiği bir zemin inşa edilmeden kalıcı bir çözüm mümkün değildir.

Tarih bize şunu gösteriyor: Sorunlar inkârla değil, yüzleşmeyle çözülür. Ancak yüzleşme sadece geçmişle olmaz; bugünün siyasal ve hukuksal tercihlerine de bakmayı gerektirir.
İşte bu yüzden bir sonraki yazıda, Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışının Kürt meselesinde nasıl bir kırılma ürettiğini ele alacağız.