Mahkemeler, toplumun en güçlü eşitleyicisidir. Sultanla köleyi, zenginle fakiri, asilzade ile sıradan vatandaşı aynı seviyede tutar.
Toplumun bugün karşı karşıya kaldığı en büyük sorunlardan biri, adaletin eşitlikçi yönüne duyulan güvenin ciddi biçimde sarsılmasıdır. Adaletin geç işlemesi, zamanında tecelli etmemesi yalnızca bireysel mağduriyetlere yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda toplumsal vicdanı da derinden yaralıyor. Son yıllarda geniş kesimlerin ortak bir endişesi var: Adalet herkes için aynı hızda ve aynı hassasiyetle mi işliyor? “Biz adalet istemekten yorulduk.” sözü sıkça dile getiriliyorsa, bu durum adaletin zamanında ve eşit şekilde tecelli ettiğine dair güvenin zedelendiğinin en açık göstergesidir.
Bu soruların yaygınlaşması tesadüf değildir. Toplumda yerleşen “gücü olan kurtulur” algısı, hukukun metninden değil; uygulamadaki çelişkilerden doğmaktadır. Bu algı derinleştikçe, mahkemelere duyulan hürmet azalmakta; güven yerini korku ve tedirginliğe bırakmaktadır. Oysa mahkemeler korkulacak değil, itimat edilecek yerler olmalıdır.
Çünkü adalet; iktidarın, çoğunluğun ya da güçlülerin değil, hakkın yanında durabildiği ölçüde adalettir. Bir ülkede mazlumlar “Mahkemeye gidelim” derken tereddüt ediyorsa, orada yalnızca davalar değil; toplumsal vicdan da erteleniyor demektir.
Adalet, sadece kanun maddelerinin soğuk satırlarında değil; insanlığın vicdanında ve tarih boyunca süregelen hak arayışında tecellî eder. Mahkemeler ise bu tecellînin dünyevî mekânlarıdır. Onlar, Hak isminin bir yansıması olarak mazlumun sesini duyuran, zalimi ise hukukun önünde diz çöktüren kürsülerdir.
Bugün hâlâ mahkeme kürsüsünün bu yüce anlamını yeniden kavramak zorundayız. Çünkü o kürsü, yalnızca hâkimlerin oturduğu bir sandalye değildir. O kürsü, Âdil-i Mutlak’ın adaletini temsil eden manevî bir tahttır. Mazlumun gözyaşını silen, zalimin gururunu kıran bir makamdır.
Mahkemeler, toplumun en güçlü eşitleyicisidir. Sultanla köleyi, zenginle fakiri, asilzade ile sıradan vatandaşı aynı seviyede tutar. Bu yönüyle mahkeme kürsüsü, saltanattan da üstündür. Çünkü gerçek güç, ayrıcalıkları korumakta değil; insanları eşitleyen adalette saklıdır.
Mazlum için mahkeme bir sığınak, bir penah; zalim için ise hüsran ve çıkmazdır. İşte bu yüzden mahkemeler korkulacak değil, hürmet edilecek mekânlardır. Onlar, bir toplumun vicdanını ayakta tutan temel sütunlardır.
Bu noktada Bediüzzaman Said Nursî’nin adalet anlayışı bize güçlü bir perspektif sunar. Ona göre,
“Âdil mahkemeler; Kâinat Hâlıkının Hak isminin, Âdil isminin ve daha çok esmâ-i İlâhiyenin tecellîgâhıdır.”
Yani mahkemeler sadece dünyevî bir kurum değil; ilâhî adaletin yeryüzündeki yansımalarıdır. Hak namına hükmeden ve Âdil-i Mutlak hesabına adalet eden mahkeme kürsüsü, bu yüzden son derece yüce ve saygındır. Haksızları hakka teslim olmaya mecbur eden, mağrur zalimleri huzurunda boyun eğdiren bu makam, en yüksek hürmete layıktır.
Mazlumların, zulüm ve haksızlık karşısında dünya hayatında başvurabilecekleri en yüksek merci yine mahkemelerdir. Onlar, mazlumun başını dayayacağı son kapı; zalimin ise kaçamayacağı son duraktır.
Tarih boyunca İslâm mahkemeleri, engizisyonların karanlığına karşı bir adalet ışığı olmuştur. İnsanlığa eşitlik ve hakkaniyet dersi vermiştir. Adalet tarihimiz, bunun sayısız örneğiyle doludur.
Bugün bu miras, sadece geçmişin şanlı bir hatırası olarak değil; geleceğin en büyük ihtiyacı olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü adalet zedelenirse, güven kaybolur. Güven kaybolursa, toplum ayakta kalamaz.
Adaletin kürsüsü, hâlâ mazlumun sığınağı, zalimin çıkmazı olmak zorundadır. Başka bir yolu yoktur.
Bugün Bize Düşen mazlumun gözyaşını silen, zalimin gururunu kıran o kürsüyü yeniden toplumun vicdanının merkezi yapmaktır.
“Kuvvet hakta olmalı, hak kuvvette değil; yoksa istibdat hükümferma olur.”
